Meydanlar, bir kentin hafızasıdır. Bir yere ilk kez gittiğinizde, en kestirme yoldan o kentin ruhunu anlamak istiyorsanız, doğrudan meydanına gidin ya da oranın meydanını sorun birine. Çünkü meydanlar konuşmaz ama anlatırlar; dili yoktur ama tanıktırlar. Orada yürüyen adımlar, konuşan insanlar, açılan dükkânlar, kurulan tezgâhlar, oynayan çocuklar, sessizce köşesinde oturan yaşlılar… Hepsi birer hikâye anlatır size. Bu yüzden benim için meydan denince ilk akla gelen, halktır. Halksız meydan, taş yığınıdır. Ama halkın adımını bastığı, sesini kattığı, gölgesini düşürdüğü meydan, canlı bir organizmadır artık.
Meydanlar, halkın belleğidir. Düğünlerin, bayramların, protestoların, anmaların, karşılaşmaların, ayrılıkların mekânıdır. Tarihin kalabalık satırları, o taş zeminlerde yazılır. Öyle ki, bir kadının hayali bile bazen bir yumak ipliğe dolanır Tahtakale Meydanı’ndan alınan. O yumağın ucu, bir çeyiz sandığına, oradan bir köy düğününe, oradan bir ömre bağlanır. Bir başka yerde satın alınan dikiş makarası, belki de ilk defa bir gelinliğe, sonra bir çocuğun okul kıyafetine dönüşür. İşte böyle birikiyor hatıralar meydanlarda. Sessizce.
Ticaret de oradadır. El emeğiyle üretilmiş ne varsa, pazar günü kurulmuş bir sergide bulur kendine alıcı. Üretenle tüketeni buluşturur bu alanlar. Kalabalığın ortasında tanışmalar, anlaşmalar, hatta uzlaşmalar yaşanır. Bir bakarsınız, bir genç adamın kalbi orada ilk defa başka türlü atar. Ya da bir kadının gözleri, kalabalıkta bir çift göze takılır. Yıldız Meydanı da işte böyle bir yerdi.
Evet, Tire’nin meydanları boldur. Bu da kentin çok sesliliğine, çok katmanlı yapısına bir işarettir belki de. Hepsi Gümüşpala Caddesi’nin çevresinde toplanır: Tahtakale Meydanı, Şanizade, Cumhuriyet ve Yıldız Meydanı… Her biri farklı bir zamana, farklı bir belleğe açılır. Şanizade Meydanı bir dönem kentin yönetim merkeziydi: Hükümet konağı, hastane, hapishane, askerlik şubesi… Hepsi oradaydı. Halk ne zaman işi düşse oraya giderdi. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte bu merkez biraz daha aşağılara, şimdiki hükümet binasının, postanenin ve adliye binasının bulunduğu alana kaydırıldı. Yeni bir düzen, yeni bir meydan ve yeni bir şehir planı ortaya çıktı.
Ama şimdi sözünü edeceğim yer, ne tam bir yönetim meydanıydı ne de bir pazar alanı sadece. Daha çok kentin damarlarından biri, ama bu damarda akan kan ticaret, dostluk, yemek ve zamana yayılmış tanışıklıklardı. Evet, konu Yıldız Meydanı… O tarihi saat kulesiyle anılan, Tire’nin hem merkezinde hem kalbinde yer alan meydan...
Yıldız Meydanı, El Sanatları Çarşısı
Tire, bir zamanlar yalnızca tarihiyle değil, el sanatları çarşısıyla da övünürdü. Bu çarşıda semerciler, yularcılar, eğerciler, keçeciler… Tarımla ve hayvancılıkla ilgili ne varsa, hepsi burada üretilirdi. Deyim yerindeyse, vızır vızır çalışan bir çarşıydı burası. Sadece üretim değil, hareket, ses ve emek kokan bir hayat yaşanırdı daracık sokaklarında.
Üzerine bir de urgancı esnafını ve onların kooperatifini ekleyin… Ortalık adeta insan kaynardı. Yukarı mahallelerden omuzlarında bir haftalık el emeği göz nuru urgan ve halat tomarlarıyla inen insanlar, çarşının sabit tüccarlarıyla buluşmak için sıra beklerdi. Tüccarlar dört bir yandan Tire’ye akın ederdi. Bir haftada yüzlerce tezgâhta örülmüş urganlar, yalnızca Tire'nin değil, adeta tüm Türkiye’nin dikkatini bu dar sokaklara çekerdi.
Bu kadar yoğun emeğin, bu kadar kalabalığın, alın terinin ve ticaretin sonunda bir yorgunluk çökmez mi insana? İşte o anda çarşının dibinde, sanki bu telaşlı günler için özel seçilmiş bir vaha gibi sizi bekleyen o müthiş mekân: Gökçen Lokantası.
Hep düşünmüşümdür, bu çarşının yükünü, bu insan selini ve yorgunluğunu ancak Gökçen Lokantası kaldırabilir. Onu kuranlar, bu bölgeye yerleştirilmiş bir tesadüfün değil, bilgece bir öngörünün eseridir. Ticaretin tavan yaptığı, paranın el değiştirdiği, insanların soluklandığı böyle bir ortamda Gökçen Lokantası da payını fazlasıyla almıştır. Nitekim yıllarca süren mükemmel hizmetiyle, sadece karın doyurmakla kalmamış, Tire’nin çarşı kültürünün de ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Yıldız Meydanı Şehir Sineması
Yine 1930’ların başına gidiyoruz. Tıpkı Gökçen Lokantası’nın doğduğu o yıllar gibi… Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamalarına büyük bir coşkuyla hazırlanan Tire’de, Halkevleri ve Türk Ocağı gibi kurumlar bu heyecana güçlü bir şekilde dâhil oluyordu. İşte o dönemde, bu iki kurumun öncülüğünde, Yıldız Meydanı’nın hemen kuzeyine bir sinema salonu yaptırılmasına karar verildi. İnşa işi, o yıllarda bölgede çalışan Bulgar ustalara verildi. Binanın ilhamıysa uzaklardan geliyordu: Viyana’daki bir opera binasının küçük bir kopyası olacaktı Tire’nin bu yeni kültür mabedi.
Ustalar geldiler, binayı titizlikle inşa ettiler ve salon kısa sürede Tire halkının hizmetine açıldı. Başlangıçta Ödemiş’ten gelen bazı girişimcilerce işletilen sinema, daha sonra rahmetli SehaGidel ve ailesine devredildi. Uzun yıllar boyunca bu aile, sinemayı bir gelenek hâline getirerek işletti. Tire’de bir kuşak, bu salonda büyüdü, bu perdede hayallere daldı.
Yarı Tanrı Herkül’ün kahramanlıkları, Masis’in gizemli dünyası belleğimizde hâlâ tazedir. Kovboy filmlerinde kızılderililer her zaman düşman, beyaz adam ise hep haklıydı. Amerikan rüyasının propagandasına, çocukça bir hayranlıkla kapıldık. Yılmaz Güney’i, Cüneyt Arkın’ı, Ediz Hun’u ve daha nicelerini ilk kez bu sinemada tanıdık. Kimimiz için o perdede akan hikâyeler hayatın ta kendisiydi.
Ve elbette Gazcı Amca… Sinemanın girişinde gazoz ve çekirdek satan, şişman, sevimli, herkesin tanıdığı o adam. O da bu sinemanın bir parçasıydı, tıpkı duvarları, koltukları, makine dairesi gibi.
Bizim kuşağın idolleri onlardı. Onlarla güldük, onlarla ağladık. Onlarla yetindik. Fazlasını istemedik. Ne büyük şeyler bekledik hayattan, ne büyük hayal kırıklıkları yaşadık. Perde kapanınca sokak lambalarının sarı ışığında evimize döndük. Ama o sinema salonu, her zaman içimizde bir yerlerde açık kaldı.
Kabaklı Lokantası Hikâyesi
Yıl 1930'ların başı… Cumhuriyet’in temelleri yeni atılmış, yurdun dört bir yanında insanlar Atatürk’ün izinde var gücüyle çalışmakta. Tire, bereketli ovası ve kadim esnaf kültürüyle bir tarım ve ticaret kenti olma yolunda adım adım ilerlemekte.
İzmir Ordu Evi’nin mutfağında kader, üç genci bir araya getirir. Biri Bolulu Rıza, diğer ikisi ise Tireli Mehmet ve Rasim… Üçü de subaylara yemek çıkarmaktadır. Askerlik o dönem üç yıldır; bu uzun zaman içinde mutfakta ustalaşır, dostlukları pişer, bağları kuvvetlenir. Özellikle Bolulu Rıza’nın mahareti dillere destandır; zira Bolu, aşçılığın anavatanıdır.
Askerlik bittiğinde yollar ayrılır. Mehmet ve Rasim, memleketleri Tire’ye dönerler. Ancak dostluk baki kalır. Günlerden bir gün Mehmet, Rasim’e bir teklifte bulunur: “Bir lokanta açsak, Rıza ustayı da çağırsak?” Mektup yazılır Bolu’ya, Rıza’ya… Rıza hiç düşünmeden kalkar gelir.
O yıllar yokluk yıllarıdır. Savaşın izleri tazedir, umut ise tenceredeki buharda gizlidir. Üç arkadaş, Tire’nin kalbi sayılan Yıldız Meydanı’nda gözlerine kestirdikleri büyükçe bir mekân için dönemin meşhur efesi Kemerdereli Ali Efe’nin kapısını çalarlar. Mekân ona aittir. Efeye dertlerini açarlar, niyetlerini anlatırlar. Ali Efe, bir kurtuluş gazisi olarak devletten taltif görmüş, Kabaklı yaylası, Paşa Çeşmesi, Kovan Çayırı ve ovanın verimli toprakları kendisine tahsis edilmiştir. Paraya ihtiyacı yoktur. Üç gencin heyecanı hoşuna gider. “Buyrun,” der, “mekân sizindir. Kirası da yok.”
Ve 1933 yılında Kabaklı Lokantası doğar.
Kentin İlk Lokantası
Tire’de eşi benzeri olmayan, geniş salonlu, düzenli, tertemiz bir lokanta… Üstelik üç usta tarafından yönetilmektedir: Mehmet, Rasim ve Bolulu Rıza. Askerde disiplin öğrenmişlerdir; lezzet, titizlik, hizmet… Hepsi dört dörtlüktür.
Sabahları onlarca çeşit çorba çıkar mutfaktan. Öğle vakti yaklaşınca türlü sebze yemekleri, bakliyatlar, etli tencere yemekleriyle dolup taşar tezgâh. Saat 14.00’ten sonra ise mekân ağır ağır meyhaneye dönüşür. Tütün tüccarları, kendir alım satımı yapanlar, küçük işletme sahipleri… Hepsi bir masa bulur kendine Kabaklı’da. Burası sadece karın doyurma yeri değil; aynı zamanda Tire’nin kalburüstü isimlerinin buluştuğu, iş konuştuğu, memleket meselelerinin tartışıldığı bir meclistir.
Lokanta, asla bir meyhane olarak anılmaz halk arasında. Kabaklı, sabahın erken saatlerinden akşama kadar yaşayan bir mutfak kültürüdür artık.
"Aşçı Mehmet, Suyundan da Koy!"
Lokantanın ünü dilden dile yayılırken, içinde doğan bir ifade, Tire’nin belleğine kazınır: “Aşçı Mehmet, suyundan da koy!”
Rahmetli öğretmen SehaGidel’in anlattığına göre, bu söz, Kabaklı Lokantası'nda derin sohbetlerin, bazen neşeli bazen hüzünlü akşamlarının arasında bir espri olarak doğmuş. Yemeğin suyunu ekmeğe bandıra bandıra yemeye alışık halkın dilinden düşmeyen bir serzeniş, bir istektir bu. Hele ki kuru fasulye ya da nohut gibi bol sulu yemekler olduğunda... Tabağın dibi görünür görünmez, salondan ses yükselir:
“Aşçı Mehmet, suyundan da koy!”
“Aşçı Mehmet, suyundan da koy!”
Kim bilir, belki bu söz başka şehirlerde de söylendi; ama Tire’nin hafızasında yeri ayrıdır. Savaşın yokluk yıllarında, sıcak bir yemeğin suyunun bile kıymetli olduğu zamanlarda doğan bu söz, sadece bir istek değil; aynı zamanda bir dönemin tanıklığıdır.
Bir Lokantadan Fazlası
Kabaklı Lokantası, yalnızca yemek yenen bir mekân değildir; Cumhuriyet’in ilk yıllarında Tire’nin kimliğini yansıtan, sosyal dokusunu şekillendiren bir kurumdur. Esnafa, tüccara, ustaya, öğretmene, çırağa aynı masada oturma fırsatı sunan bir yerdir. O yüzden bu lokanta, Tire için fazla bile lükstür belki ama aynı zamanda da çok yakışır bu kente.
Bir tabak kuru fasulye, biraz pirinç pilavı, bolca ekmek… Ve derinlerden gelen o ses: “Aşçı Mehmet, suyundan da koy!”
KABAKLI LOKANTASI, GÖKÇEN OLDU
Ali Efe’nin gönlünde müstesna bir yeri olan bir isim vardır: Genç yaşında Kurtuluş Savaşı’nda şehit düşen Gökçen Efe. Ödemiş’in Kaymakçı köyünde doğmuş, fakat mücadelenin kızıştığı yıllarda Tire’nin Gökçen köyüne yerleşmişti. Meşhur Fata baskınını düzenleyerek düşmana ağır kayıplar verdirmiş, Aktaş muharebelerinde Yörük Ali ve diğer Millî Mücadele kahramanlarıyla birlikte çarpışmıştır. Ne yazık ki bu çetin muharebede henüz 27 yaşındayken şehit düşmüştür.
Ali Efe, Gökçen Efe’nin hatırasını yaşatmak için doğduğu Kabaklı yaylasına atfen açılan lokantaya “Gökçen” adının verilmesini ister. Üç genç ortak, Efe’nin bu isteğini emir bilip lokantanın ismini hemen değiştirir. Böylece Yıldız Meydanı, artık “Gökçen Lokantası” ile anılır olur. Lokanta, Tire’nin hafızasında sadece bir mekân değil, bir hatıranın, bir dönemin, bir ruhun sembolü haline gelir.
İlk zamanlar aileye hizmet veren bu küçük işletme, zamanla öğleden sonra ızgarasını yakıp meyhane formuna bürünür. Tire’nin en güzel çorba ve mezeleri, en iyi ızgaraları burada sunulur. 1980’li yıllara kadar hizmet verir Gökçen Lokantası. Bahçesiyle birlikte Yıldız Meydanı'nın gözbebeğidir. Aynı dönemde Atatürk Caddesi’nde, bugünkü banka binasının yerinde açılan “Güven Lokantası” da benzer bir konsepte hizmet verir.
Zamanla kentte ne çorbası ne ev yemeğiyle öne çıkan lokanta kalır. Hızlı yaşam, hızlı yemek kültürünü beraberinde getirir. İnsanlar artık ayakta atıştırmanın peşindedir. Gökçen Lokantası ise bir zamanlar Tire’nin ağır toplarını, edebiyatçılarını, öğretmenlerini, belediye başkanlarını, esnaflarını aynı masa etrafında buluşturmuştur.
Masalarda Turgut Arslan, Ali Ülker (Tire Noteri, Kemerdereli Ali Efe’nin oğlu), Halil Adalı, gazoz fabrikatörü Şakir Başargan, belediye başkanı İsmail Taşlı gibi isimler yer alır. Kebapçı Babaoğlu’nun dükkânında sabah başlar gün, öğleden sonra Gökçen Lokantası'nda devam eder. Bir başka masada SehaGidel, Arifoğlu Mehmet, Kamil Duman, Öğretmen Cemil Bey, yazar Mahmut Özay, Matbaacı Mehmet Kurşaklı’nın sanat ve siyaset dolu sohbetleri... Hele ki lokantanın adı bir Kurtuluş Savaşı kahramanını taşıyorsa, sahibi de onurlu bir efenin evladıysa muhabbetler nasıl sığ kalabilir ki?
YILDIZ MEYDANI'NIN ÇEVRESİ VE HATIRASI
Yıldız Meydanı, Gümüşpala Caddesi’ne sıfır noktadadır. Anıt Çeşmesi ile tanınır. Bu çeşme, 1950’li yıllarda Taşçı Rıza Usta’nın çabalarıyla Cumhuriyet Meydanı’ndan buraya taşınmıştır. Çeşmenin çevresi bugün de halkın soluklandığı bir dinlenme alanıdır. Hele ki başındaki ıhlamur ağaçlarının kokusu... İnsana bambaşka bir hava verir.
Gökçen Lokantası’nın hemen yanında, Aşağı Kartal Fırını yer alırdı. Yukarı Kartal Fırını’nı ise Hasan Önkan Amca işletirdi. Tire’de ekmek denince bu iki fırının ismi bir ağızdan çıkardı. Aşağı Kartal’ın karşısında Yakup ve Ali Tankut amcaların büyük bakkaliyesi yer alırdı. Aradığınız her şeyi bulurdunuz orada. Yakup Amca’nın uzun boyu, kibarlığı hâlâ hafızalarda. Oğlu Levent’i genç yaşta kaybettik, rahmetle anıyorum.
Tankutların dükkânının çaprazında gazete bayii Nuri Amca ve oğlu Ersen, sabah erkenden gazeteleri sayar, dağıtıma hazırlardı. Yardımcıları Recep Amca, bisikletiyle tüm Tire’ye gazete ulaştırırdı. Hayat Tarih ve Hayat Mecmuası’nı oradan alırdım. Yeni Asır, Demokrat İzmir, Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet... Hepsi kahvelerde okunurdu. Şimdi, Tire’de gazete bayii var mı, bilmiyorum.
Ve tabii Helvacı Hüseyin…Dükkânı, Aşağı Kartal Fırını’nın güneyinde, köşe başındaydı. Taş gibi yoğurtları, kuru üzüm ve ekmekle köylülerin kahvaltısı olurdu. Tire’nin meşhur simalarından biriydi o da. Dükkânı da anılarıyla birlikte kapandı gitti.
Arabaların yaygınlaşmadığı yıllarda insanlar şehir içinde yaşar, eğlenirdi. Ama 1980’lerden sonra “Muratlar” ve “Kuşlar” çoğaldı. Herkes Kaplan’a, Toptepe’ye yöneldi. Gümüşpala Caddesi’nde Gökçen Lokantası’nın batısındaki “Asmalı Meyhane” de tarihe karıştı. Lokantalar, açıcı çorbalardan, zeytinyağlı mezelerden vazgeçip tek tip ızgaraya yöneldi.
Ama sonra doğaya yönelenler arttı. Dağ lokantaları, yöresel ürünlerle yeniden cazip oldu. Soğuk mezeler, keşkek, fırın köfte... Hele ki toprak kapta pişmişse... Bugün hâlâ Toptepe Aile Gazinosu gibi yerler ayakta. Belediye desteğiyle de olsa... Varlıklarını sürdürüyorlar.
Yıldız Meydanı’ndan çıktık, nerelere geldik... Ama unutmayalım: Meydanlar önce insanı barındırır. İnsan varsa, hikâye vardır. Bense bu hikâyeyi yazarken fark ettim: Tüketim toplumuna dönüştüğümüz bu yeni düzende, geçmişi hatırlamak bile bir direniş oluyor.
Başka bir meydanda, yeniden buluşmak üzere…

