meritking giriş kingroyal giriş

Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
HASAN DOĞAN
Köşe Yazarı
HASAN DOĞAN
 

BUĞDAY DEDE

Tire'nin Ruhunu Soluyarak Buğday Dede'ye Yürümek Emekli öğretmen dostum Hacı Sezen ile Tire'nin dar ve dik sokaklarında her sabah yaptığımız o keyifli tırmanışları asla unutamam. Narin Camisi'nin alt koridorlarından başlayıp, yokuş yukarı ilerlerken ne yorgunluk hissederdik ne de üşenirdik. O sarp yollar sanki bizi Buğday Dede'ye doğru çekerdi. Zirveye ulaştığımızda içten bir "oh" çeker, alnımızdaki teri siler ve o doyumsuz Tire manzarasının tadını çıkarırdık. Bu nokta, gerçekten de hem eşsiz bir seyir sunan hem de insana tarifsiz bir huzur veren bir yerdi benim için. Bir yanda Bolca Camisi, hanı, hamamı ve o karakteristik kırmızı kiremitli çatılarıyla eski Tire tüm tarihi dokusuyla serilirdi ayaklarımızın altına. Diğer yanda ise modern apartmanları ve çok katlı yapılarıyla yepyeni bir Tire yükselirdi. Tam ortadan geçen uzun Gümüşpala Caddesi, adeta bu iki farklı dünyayı birbirinden ayırırdı. Hemen altımızda Narin Camisi ve onun devamındaki Ulu Cami ile şehrin kalbindeki o güzelim tarihi yapıların kümelenmesi, Tire'nin geçmişine dair pek çok şey fısıldardı. Camilerin göğe yükselen minareleri ise bambaşka bir siluet oluştururdu. Tire'nin bu denli zengin bir tarihi birikime sahip olmasında, coğrafi konumunda yer alan yedi tepesinin payı büyüktür. Tıpkı İstanbul gibi, bu tepeler de Tire için birer nefes alma, dinlenme ve huzur bulma noktasıdır. En batıdaki Harlak'tan en doğudaki Toptepe'ye kadar pek çok tepesini iyi bilirim. Buğday Dede de bu özel tepelerden biridir. Bildiğim diğerleri arasında Hacı Kalfa da bulunur. Yoğun zeytin ağaçlarıyla kaplı bu tepeler, günümüzde değerini daha da artırmıştır. Tariş'ten emekli, eski urgancı Ahmet Kavaklı amca, bu tepelerde geçen çocukluk anılarında en çok üzümlerin o eşsiz güzelliğini ve incirlerin tadını, rengini unutamadığını söylerdi. Bugün bile bu tepelerde küçük bir bahçesi olanlar, o güzelim yeşillikler arasına küçük birer kulübe konduruyorlar. Tire'ye bir de ters açıdan, karşıdaki Kazan Tepesi'nden baktığınızda, şehrin adeta kollarını açmış sizi kucaklayan ve üzerinde bir koruma kalkanı oluşturan o nice tepelerden birinin, belki de en güzeli olan Buğday Dede Tepesi olduğunu net bir şekilde görürsünüz. Her ne kadar Çatal Çeşme'nin sağından, biraz sabır ve gayretle o daracık yollardan süzülerek, yorulmanın bile keyfine vararak Buğday Dede'ye ulaşabilirsiniz. Çatal Çeşme'nin solundan ise daha az yorularak doğrudan Şeyh Camisi'ne gidebilirsiniz. Bu arada, Şeyh Camisi ayrımından sağa döndüğünüzde dik bir yokuştan bayrağın dalgalandığı tepeye çıkabilirsiniz. Yine Çatal Çeşme'nin herhangi bir noktasından girdiğiniz o daracık yollar, sizi mutlaka Buğday Dede'ye götürecektir. Dilerseniz, arabanızla ulaşım için de bir tarif verebilirim: Buğday Dede'ye Araçla Ulaşım Buğday Dede'ye Kaplan Yolu üzerinden oldukça rahat bir şekilde çıkabilirsiniz. En kısa yol tarifini şöyle yapabilirim: Öncelikle Tire'nin en batı ucuna, yani şehri batıdan terk ettiğiniz noktaya ulaşmanız gerekecek. Bunun için Şen Mahalle'nin içinden geçmelisiniz. Bu mahallenin bitiminde, sağ tarafta kara selvileriyle dikkat çeken bir ata mezarının bulunduğu nokta“Kesikbaş” olarak bilinir. Kesikbaş, oldukça dramatik bir hikâyesiyle tanınır. Madem konusu açıldı, bu hikâyeyi de kısaca hatırlayalım: Rivayete göre, Tire'yi Bizans'ın elinden alan iki değerli komutan, Germiyan oğlu Subaşısı Aydınoğlu Mehmet Bey ile Menteşe Bey'in damadı Emir Sasa Bey, sonraları aralarında anlaşmazlık yaşarlar. Bu iki değerli komutanın karşı karşıya geldiği yerdir burası. Önce birlikte hareket edip Tire'yi Bizans'tan kurtaran, ardından da birbirlerine düşen bu iki komutandan Sasa Bey savaşı kaybeder ve bu savaşta başı gövdesinden ayrılır. İşte bu nedenle, bu mezarın bulunduğu bölge Kesikbaş mevkii olarak anılır. Kesikbaş'ın yakın tarihimizde de bir önemi vardır; yoksul insanların kış kıyamet günlerinde iş bulmak umuduyla beklediği bir nokta olmuştur burası. Tire'nin kuzeybatısı ise oldukça verimli arazilerin bulunduğu Yahşi Bey Ovası ile ünlüdür. Yahşi Bey, II. Murat'ın komutanlarından olup Tire'ye pek çok eser kazandırmıştır. En önemlisi, Yahşi Bey Külliyesi olarak da bilinen ve dünyada tek örnek olan yarım kubbeli camisi, bugün hâlâ ibadete açıktır. Minaresindeki muhteşem çini işlemeleri de görülmeye değerdir. Yahşi Bey Ovası, Kesikbaş'tan itibaren kuzeybatıya doğru uzanan geniş bir alandır. Geçmişte o kadar verimliymiş ki, "insan diksen insanı yeşertir" derlermiş. Ne yazık ki, günümüzde rant uğruna imara açılmış ve çok katlı binaların istilası altında kalmıştır. Biz tekrar Kesikbaş'a dönelim. Özellikle dışarıdan gelmiş ve Tire'nin bu bölgesinde tutunmaya çalışan insanlar, gündelik iş bulmak için Kesikbaş'taki bu son noktada toplanırlar. "Dayıbaşı" olarak bilinen kişiler, bu gariban insanları bir kamyonete doldurup ovadaki bahçelere dağıtır, akşamüzeri de aynı noktaya geri getirirlerdi. Bu bölgeden güneye doğru Kaplan Yolu çıkar. Bu yol sizi Kaplan köyüne, oradan da Yemişler, Ortaköy, Topalak, Akmescit ve Başköy'e kadar götürür. Rahmetli annemden öğrendiğime göre Kaplan köyünün eski adı Arpacılar'mış. O, çocukluğunu Tire'nin Harlak semtinde geçirdiği için o köyü Arpacılar olarak biliyordu. Bu arada, Harlak semtinden başlayan bir patika yol, İncecik köprüsü üzerinden sizi doğrudan Kaplan'a ulaştırır. Bu kısa hatırlatmanın ardından asıl yol tarifine dönelim: Kaplan Yolu istikametinde henüz şehrin çeperlerinde dolanırken önünüze ilk sol sapak gelecektir. Bu ilk sola sapmadan birkaç yüz metre sonra tekrar bir sol sapağa geldiğinizde bu dar yola girin. Bu yol sizi önce Buğday Dede Mezarlığı'na götürecektir. Son yıllarda bu mezarlık, Tire'de pek çok aile tarafından tercih edilen bir yer haline geldi. Buğday Dede Mezarlığı'nın önü oldukça geniş bir alandır ve araba ile rahatlıkla ulaşılabilir. Buradan Tire'ye bakmak insana bambaşka duygular yaşatır. Yine buradan bakınca, Tire'nin eski ve yeni halini çok net bir şekilde ayırt edebilirsiniz. En solda Yavukluoğlu Külliyesi, biraz sağda YeniceköyCamisi, biraz ileride ise Hamza Ağa Camisi görünür. Eski Tire ile yeni Tire'yi Gümüşpala Caddesi tam ortadan ayırır. Eski Tire'de kiremit kaplı taş ve ahşap evler ile beylikler dönemi ve Osmanlı dönemine ait pek çok tarihi eser bu noktadan kendini belli eder. Tire'nin kuruluşunun öncelikle sırtlarda başladığını beylikler dönemi eserlerinden kolayca anlayabilirsiniz. Düze indikçe ise Osmanlı eserlerini görürsünüz. Örneğin, hemen solda yer alan Yavukluoğlu Külliyesi, düzlükte kurulmuş erken dönem eserlerindendir. Bir zamanlar rasathanesi bile olduğu söylenen bu külliye, son yıllarda restore edilerek Tire'ye önemli bir değer katmıştır. Bu külliyenin biraz daha aşağısında yer alanYeniceköyCamisi de bu noktadan görülebilir. Tire'yi seyretmek için uygun pek çok tepe bulunur. Tire'nin en batısında Harlak Tepesi'nden sonra daha geniş ve ferah olan Buğday Dede Mezarlığı, biraz ötedeki tepede de Buğday Dede'nin türbesi ve yine Buğday Dede Mescidi ile birlikte halkın kutsal alan olarak kabul ettiği yer vardır. Pek çok aile burada hayır yemekleri düzenler ve dağıtır. Buğday Dede Efsanesi Buğday Dede'deki mescidin ne yazık ki eski halinden eser kalmamış. Tamamen yıkılmış ve yerine bugünkü yeni mescit inşa edilmiş. Ancak Buğday Dede ile ilgili efsane, Tirelilerin dilinden düşmez. Kısaca bu efsane şöyledir: Evvel zaman içinde Tire'de büyük bir kıtlık baş gösterir. Açlıktan kırılan bir karı koca ve çocukları, son çare olarak Buğday Dede'ye başvurmaya karar verirler ve doğruca dedenin makamına çıkarlar. Rivayete göre, Buğday Dede'nin makamına kadın alınmazmış. Hikâyemizdeki kadın, kılık değiştirerek kocasıyla birlikte yukarı çıkar. Dede, aileye bir avuç buğday verir ancak bir şartı vardır: "Bu buğdayı alın, saklayın ve asla arkanıza bakmadan yolunuza devam edin, gidin!" der. Aile buğdayı alır ve hızla oradan uzaklaşır. Ancak düzlüğe indiklerinde, artık tehlike geçtiğini düşünen kadının merakı galip gelir ve arkasına döner bakar. İşte o anda inanılmaz bir şey olur; baktığı anda Buğday Dede ve eşi ölürler. Aslında bu efsanenin benzer versiyonları, binlerce yıl önce Ortadoğu uluslarında da anlatılırmış. Örneğin, Sodom ve Gomore ile ilgili benzer bir hikâye biliyorum. Ne olursa olsun, efsaneler bir toplumun geçmişidir. Günümüze gelirken de çeşitli eklemelerle varlıklarını sürdürürler. Aslında bu efsaneler topluma bir şeyler anlatır, onları yönlendirir ve kimliklerinin oluşumunda büyük katkılarsağlar. Buğday Dede'ye geldiğimde ilk aklıma bu efsane geldi. Zahire, yani arpa, buğday, yulaf, çavdar ve özellikle de buğdayın anavatanı Anadolu olarak bilinir. İnsanın ilk yerleşik hayata geçmesiyle birlikte tarımda ilk evcilleştirdiği ürünler bunlardır. Ben Buğday Dede'den Tire'ye doğru bakarkenaklım bir müddet bu efsanelerle meşgul oldu. Buğday Dede'den Tire'nin görüntüsü, kiremit çatılarıyla eski Tire'nin evleri ve tam ortadan ikiye bölen Gümüşpala Caddesi'nin altındaki yeni Tire gerçekten etkileyiciydi. Eski Tire, o karakteristik kiremit örtüleri ve tarihi camileri, hanları, hamamlarıyla muhteşem bir manzara sunuyordu. Ulu Camisi, Ali Efe Hanı, tarihi Bedesten, GazahaneCamisi ve yanındaki Yeni Cami ile biraz ilerideki Tahtakale Camisi adeta "Ben buradayım, beni de görün!" der gibiydi. Bu güzergâhın batı yakasında ise Eski Yeni Hamamı, Yalınayak Camisi ve hamamı ile bir yanda Ağa Camisi, öbür yanda da AlaybeyCamisi ve Karahasan Camisi görünüyordu. Hele hemen yanı başımızdaki Narin Camisi, henüz kubbesinin üzeri mika şist kayaçlarla kaplı o özgün görüntüsüyle muhteşem bir tablo çiziyordu. Aslında tarihi Ulu Cami üzerindeki Çatal Çeşme'den itibaren o daracık sokaklara daldığımızda, bu sokaklar bizi doğrudan Buğday Dede'ye ulaştırırdı. Sokaklardan bazıları numaralandırılmıştı ve "1. Katırcılar Çıkmazı" ile başlayıp devam ediyordu. Bildiğim kadarıyla "3. Katırcılar Çıkmazı" sokağı şu anda bayrağın asılı olduğu tepeye çıkıyor. Tire'nin bu dik yamaçlı sokaklarında yaşayan insanları düşündüm bir an. Bir hayvanın dahi zor sığacağı bu daracık yollarda belediye hizmetlerinin nasıl yürütüldüğünü hep merak etmişimdir. Duyduğuma göre, evlerin çöpleri beygirlere yüklenen ve alttan açılan büyük küfelerle taşınırmış. Tabii ki bu hayvanları yükleriyle bu daracık sokaklara sokmak mümkün olmazdı; ancak belirli bir noktaya kadar getirilen hayvanlara yükleme yapılabiliyormuş. Lidya'nın Sayfiye Kenti Tire Narin Camisi ile ilgili bir tespiti de bu arada dile getirmeliyim. Yıllar önce bir sempozyumda bu konu gündeme gelmişti. Bir bilim adamı, "Narin Camileri aslında kale içinde kalan camilere verilen admış," demişti. Demek ki sözünü ettiğim bu bölge, Tire'nin kale içinde kalan bölümü oluyordu. Bunu geçen sempozyumda bir bilim adamı ifade etmişti. Çatal Çeşme dediğimiz bölge ise bu tepenin başladığı nokta. Çatal Çeşme önünden güneydoğuya doğru hafif bir yükseltiyle devam eden bir yol sizi doğrudan Şeyh Camisi'nin önüne çıkarır. Bu yoldan devam ettiğinizde sonunda Dere Kahve'ye ulaşırsınız. Yolun başında da tarihi Çanakçı Mescidi'nin bulunduğunu hatırlatmalıyım. Ne yazık ki kapısına kilit vurulmuş, öylece bekliyor. Beylikler döneminden kalma bu mescit restore edilse ne kadar güzel olurdu. Sağa doğru, yani güneybatıya doğru yürüdüğünüzde ise birkaç dar koridor sizi yine Buğday Dede'ye çıkarır. Ben de sanki kalenin sur duvarları buralarda gizliymiş gibi hissediyorum. Tire'nin antik dönemdeki isminin anlamının "kale" olduğunu bütün kaynaklar belirtir. Tire'nin antik çağlardaki adları Theria ya da Thyraimiş, ki bu da "kale" anlamına gelirmiş. Okuduğum kaynaklar böyle diyor. Tire, tarihi kral yolu üzerinde kurulmuş ve sırtını Aydın Dağları'na dayamış bir kenttir. Bir zamanlar dünyanın en zengin devleti olmuş ve parayı ilk kullanan ülke olan Lidya Krallığı zamanında Tire, başkent Sardes'ten sonra gelen ikinci önemli kent konumundaymış. Hatta bu uygarlığın Şahin Krallar Sülalesinin ilk kralı olan Giges'in Tireli bir prens olduğu da bilinir. Giges, Lidya'ya altın çağını yaşatan bir kraldır. Tam tamına 2700 yıl öncesine gidiyoruz ve o yıllarda Lidya, dünyada dev bir ülke, dünyaya egemen olmuş bir devletti. Rahmetli Halikarnas Balıkçısı'nın manevi oğlu Şadan Gökovalı ile ayaküstü yaptığımız bir sohbette şöyle demişti: "Batının sahiplendiği pek çok masalın kaynağı bu topraklardır," yıllar önce. Yine o tarihlerde Lidya'da bir kıtlık döneminden bahsetmişti. Yedi yıl üst üste yağmur yağmayan bu topraklarda kıtlık baş gösterince, çareyi kura çekip ülke nüfusunun yarısının bu toprakları terk etmesi kararında bulmuşlar. Nitekim kurada çıkanlar İzmir'den gemiye binip doğrudan İtalya yarımadasına çıkmışlar ve orada da zamanla Roma devletini kurmuşlar. Efsanede bir kurt tarafından emzirilen Romus ve Romulus kardeşleri bilmeyen yoktur. Bu bölgeden giden kavimlerin de Etrüskler olduğunu kayıtlarda görürüz. Uzun olan bu hikâyeyiŞadan Gökovalı hocamızdan dinlemiştim. Dünyanın en uzun süren Roma İmparatorluğu'nu kuran ulus olan Etrüskler'in Lidya topraklarından gidenler olduğunu söylemişti. Tire'nin Ruhuna Dokunan Zarafet: Konaklara Giden İnce Dönüşler Tire'ye Buğday Dede'nin tepesinden bakarken, tarihin tozlu sayfalarından fısıldayan nice efsaneden birini anımsadım. Zaten Buğday Dede'nin kendisi de başlı başına bir efsane değil midir? Özellikle kadim Tire'ye göz gezdirdikçe insanın zihnine türlü düşünceler üşüşüyor. Hele buradan rahatlıkla seçilebilen ve İrfan Töre Evi olarak bilinen o ahşap ağırlıklı iki katlı konağa baktıkça hayallere dalıyorum. Kim bilir kimlere sıcak bir yuva olmuştu o zarif yapı? Ne yazık ki, sonraki yıllarda gösterilen ilgisizlik yüzünden o güzelim konak yıkılıp gitti. O eşsiz vitraylı pencereleri barındıran bu tarihi miras, adeta göz göre göre yok oldu. Acaba hangi mahir ustaların ellerinden çıkmıştı bu muhteşem konaklar? Taşın ahşapla böylesine ahenkli bir şekilde buluşması, başlı başına bir sanat eseriydi. Size küçücük ama anlamlı bir ayrıntı daha sunayım: Eski Tire'nin o daracık sokaklarında sakin adımlarla ilerlerken köşe başlarına dikkatlice bakın. Zamanın o büyük ustalarının bu köşeleri ne denli özenle yuvarlattığını göreceksiniz. Doğanın o keskin hatlarına aykırı duran sert çizgiler, nasıl da incelikle yumuşatılmış. Köşeyi dönecek bir eşeğin, bir atın hatta bir insanın görüş açısını genişleten bu nazik geçişler, ne kadar da düşünülerek tasarlanmış, değil mi? Oysa günümüz Tire'sinde bunlardan bir iz aramak beyhude. Yeni Tire'de bizi adeta beton bir dairenin içine sıkıştırdılar. Burada ise, gösterişten uzak mütevazı bir kapıdan içeri adım atıyorsunuz ve sizi sıcak, küçük bir avlu karşılıyor. Avluda yemyeşil bir asma, dallarında taptaze erikler sallanan bir ağaç, hatta güneşin altın rengini yansıtan bir portakal ağacı... İnsanlar, böylesine sade bir yaşam alanında, gökyüzünü görerek hayatlarını sürdürüyorlardı. Oysa daha çok kazancın hüküm sürdüğü beton ekonomisinde sanata dair neredeyse hiçbir şey yok. Acaba para hırsıyla her şeyi meşru gören müteahhitler de tarih yazar mı? Kim bilir, belki bir gün tarihçiler betonun o "kirli tarihinden" bahsedeceklerdir. Bizler, bu güzelim manzarayı istemeyerek geride bırakırken, sağımızda solumuzda asırlar öncesinden kalma ata mezarları beliriyor. Onlar nasıl yaşadılar, yaşadıkları sürece kimlere yol gösterdiler ve ne zaman, nasıl hayata veda ettiler? Hiçbir şey bilmiyoruz, ancak bu mezarların günümüze kadar ulaşmış olması, onların zamanında önemli şahsiyetler olduklarını düşündürüyor. Kimi evlerin bahçesinde, kimi yol kenarında, kimileri de basit profillerle koruma altına alınmış onlarca mezar... Ata yadigârı bu sessiz tanıklara saygıyla, biz de o daracık yollardan yavaşça aşağıya doğru iniyoruz. Sabahın ilk ışıkları Harlak'a, Hacı Kalfa'ya ve Kalmos Deresi'ne ayrı bir güzellik katıyor. Sanki Büyük Havuzlu'dan Hafız Burhan'ın o içten sesi yankılanıyor gibi. Buğday Dede'den Gördüklerim: Yalınayak Hamamı ve Camisi Yukarıdan bakıldığında Yalınayak Hamamı ve camisi bambaşka bir zarafetle parlıyor. Bu yapıların biraz doğu tarafında yer alan İrfan Töre Konağı keşke hâlâ ayakta olsaydı. Göz göre göre o narin ahşap konak zamana yenik düştü. Yakın bir zamanda meydan düzenlemesi yapılmış olsa da ana konağın ön cephesine eklenen yapılar hâlâdokunulmamış durumda. Oldukça geniş meydanıyla bu tarihi yapılar, Yalınayak semtine kendine özgü bir atmosfer katıyor. Hamam ve camisi yakın bir zamanda restore edildi. O güzelim hamam, yıllarca metruk bir halde peynircilerin mandırası olarak kullanılmış ve bu süreçte pek çok değerli unsuru ne yazık ki kaybolmuştu. Caminin banisi olan İvaz Hasan Paşa'nın, Kanuni Sultan Süleyman'ın İkinci Viyana Kuşatması sırasında vefat ettiği ve bu acı haberi İstanbul'a ulaştıran kişi olduğu tarihi kaynaklarda belirtiliyor. Cami avlusundaki şadırvanın ve bu şadırvanın çeşmelerinin birleştiği noktalardaki Tire'ye has o zarif çiçek işlemeleri mermerlere öyle nakşedilmiş ki mutlaka yakından görülmeye değer. Gittiğinizde her birini tek tek incelemeye çalışın. Caminin iç dekorasyonu ve pencerelerindeki o göz alıcı vitray süslemeleri, bu yapıyı Tire camileri arasında ayrıcalıklı bir konuma taşıyor. Ne yazık ki o muazzam boyutlardaki tarihi mumlar gözümüzün önünde kaybolup gitti ve kimseden bir ses çıkmadı. Caminin hemen arkasında yer alan Büyük Havuzlu ve Küçük Havuzlu mekânları, bir zamanlar Tireliler için adeta birer dinlenme ve keyif alanıymış. Burada çeşitli konserler düzenlenir, dönemin önemli sanatçıları sahne alırmış. Rahmetli SehaGidel, bir Hafız Burhan konserinden bahsetmişti. Aynı gün Tireli taş ustası Taşçı Rıza da sahne almış ve yeteneğiyle Hafız Burhan'ı hayran bırakmıştı. Taşçı Rıza, aslında bu topraklardan gelmiş geçmiş en büyük taş ustalarından biridir. Özellikle yaptığı Atatürk büstleri, Ege Bölgesi'nin birçok yerinde hâlâ görülebilir. Bir zamanlar İzmirli bir aile için yaptığı üç tonluk o görkemli mezar sandukası da unutulmaz eserlerindendir. Bütün bu keyifli mekânların hemen üzerinde ise Kalmos Deresi ve hiç durmadan akan o tarihi Kalmos Çeşmesi bulunuyor. Suyundan içmenizi özellikle tavsiye ederim. Tüm bu güzelim yerlerin üst kısmı da Hacı Kalfa Tepesi'dir, Buğday Dede Tepesi'nin hemen yanı başında. Yalınayak bölgesi, bir zamanlar şehrin nabzının attığı canlı bir yermiş. Pek çok tanıdığım değerli insan o semtte doğup büyüdü. Özellikle Doktor Mehmet Güvensay'ın evi hâlâayakta duruyordu. Keza inşaat sektörünün duayen isimlerinden, başta baba Nazmi Usta olmak üzere Çınarlı ailesi de yine bu semtin saygın sakinleri olarak bilinirlerdi. Ailedeki üç erkek kardeş, yani Yaşar Çınarlı ve İsmail Çınarlı, babalarının izinden giderek usta olarak sayısız inşaata imza attılar. Osman Çınarlı ise bu mesleğin eğitimini alarak hayatını Tire'de mimarlık yaparak sürdürdü. Bu arada Yaşar Çınarlı için birkaç kelime söylemek gerektiğini düşünüyorum. Bazı insanlar vardır, duruşuyla, oturuşuyla, hatta yürüyüşüyle bile pek çok şey anlatırlar. Ben Yaşar Çınarlı ile hiç konuşmadım ama onu hep gördüm. Gözlerim onun hakkında çok olumlu bir intiba edindiğini rahatlıkla söyleyebilirim. O, Tire gibi çok kültürlülüğün hâkim olduğu bir beldede usta olmanın sorumluluğuyla hareket ettiğini hissettiriyordu. Nitekim kızı Nilüfer Çınarlı da bu mirası devralmış, aileyi daha da ileriye taşımış başarılı bir mimardır. İzmir'de oda başkanlığı yapmış ve şu anda İzmir Konak Belediye Başkanı olarak görevini başarıyla sürdürmektedir. Düşünün bir aile ki eski değerlerini bir kenara atmadan yeniyi kucaklamış ve yönünü buna göre çizmiş. Çınar soyadı, bu muhteşem ağaçla özdeşleşmiş bir aile. Uzun ömürlü, gölgesinde ve üzerinde on binlerce canlıyı barındıran, hem koruyucu hem de kollayıcı... Yine Buharalı ailesi de Tire'de ayakkabı sektörünün önemli temsilcilerindendir. Zeybek Hacı oğlu Hüseyin Kankale de bu sektörde onlarca insana ekmek vermiş saygın bir ayakkabı üreticisidir ve evi de bu Yalınayak Meydanı’ndadır. Bu arada, muhteşem bir ustalık eseri olarak hâlâvarlığını sürdüren tarihi yassı yol üzerinde, o ince işlemeleriyle Yayla Fakıh Mescidi mutlaka restore edilmelidir. Kuzeye bakan bu mütevazı mescit, her gelip geçenin dikkatini çekmekte, ancak yakın zamanlara kadar hayvan bağlanan bir ahır olarak kullanılması insanın içini derinden sızlatmaktadır. Bu mescidin önündeki yol, "yassı yol" olarak bilinir ve sizi doğrudan Kaziroğlu Camisi'ne ulaştırır. Cami, o görkemli minaresi, avlusundaki hazireleri, medrese odaları ve hâlâakan çeşmesiyle Tire'deki beylikler dönemi camilerindendir. Derhal ayağa kaldırılmalıdır. Kaziroğlu Camisi'nden çıktıktan sonra, Uzun İrim olarak bilinen caddeden doğuya doğru ilerlerseniz Aydınoğlu Caddesi'nin başlangıcına ulaşırsınız. O noktadan Çatal Çeşme istikametinde yürürseniz Şeyh Camisi'ne kadar varır, oradan da tarihi Dere Kahve'ye inersiniz. KaziroğluCamisi'nden çıkıp Uzun İrim'den sağa saparsanız eğer, önce Küçük Havuzlu'yu, ardından su deposunu ve onun altından da Kalmos Çeşmesi'nden serin sular içebilirsiniz. Bu çeşmenin üst tarafları da Hacı Kalfa olarak bilinir. Bu bölgede gezinmek, hem doğası hem de tarihiyle size çok derin duygular yaşatır. Aslında bir esnaf kenti olan Tire, bu bölgede yatan Hacı Kalfası ile ayrı bir anlam kazanıyor. Buğday Dede kentin tarımını sembolize ederken, Hacı Kalfa da aynı kentin o köklü esnaf teşkilatını temsil etmektedir. Bu satırlar sonlanırken, ben de Hacı Kalfa'dan Buğday Dede'ye içten bir selam gönderiyorum.
Ekleme Tarihi: 12 Ocak 2026 -Pazartesi

BUĞDAY DEDE

Tire'nin Ruhunu Soluyarak Buğday Dede'ye Yürümek
Emekli öğretmen dostum Hacı Sezen ile Tire'nin dar ve dik sokaklarında her sabah yaptığımız o keyifli tırmanışları asla unutamam. Narin Camisi'nin alt koridorlarından başlayıp, yokuş yukarı ilerlerken ne yorgunluk hissederdik ne de üşenirdik. O sarp yollar sanki bizi Buğday Dede'ye doğru çekerdi. Zirveye ulaştığımızda içten bir "oh" çeker, alnımızdaki teri siler ve o doyumsuz Tire manzarasının tadını çıkarırdık. Bu nokta, gerçekten de hem eşsiz bir seyir sunan hem de insana tarifsiz bir huzur veren bir yerdi benim için. Bir yanda Bolca Camisi, hanı, hamamı ve o karakteristik kırmızı kiremitli çatılarıyla eski Tire tüm tarihi dokusuyla serilirdi ayaklarımızın altına. Diğer yanda ise modern apartmanları ve çok katlı yapılarıyla yepyeni bir Tire yükselirdi. Tam ortadan geçen uzun Gümüşpala Caddesi, adeta bu iki farklı dünyayı birbirinden ayırırdı. Hemen altımızda Narin Camisi ve onun devamındaki Ulu Cami ile şehrin kalbindeki o güzelim tarihi yapıların kümelenmesi, Tire'nin geçmişine dair pek çok şey fısıldardı. Camilerin göğe yükselen minareleri ise bambaşka bir siluet oluştururdu.
Tire'nin bu denli zengin bir tarihi birikime sahip olmasında, coğrafi konumunda yer alan yedi tepesinin payı büyüktür. Tıpkı İstanbul gibi, bu tepeler de Tire için birer nefes alma, dinlenme ve huzur bulma noktasıdır. En batıdaki Harlak'tan en doğudaki Toptepe'ye kadar pek çok tepesini iyi bilirim. Buğday Dede de bu özel tepelerden biridir. Bildiğim diğerleri arasında Hacı Kalfa da bulunur. Yoğun zeytin ağaçlarıyla kaplı bu tepeler, günümüzde değerini daha da artırmıştır. Tariş'ten emekli, eski urgancı Ahmet Kavaklı amca, bu tepelerde geçen çocukluk anılarında en çok üzümlerin o eşsiz güzelliğini ve incirlerin tadını, rengini unutamadığını söylerdi. Bugün bile bu tepelerde küçük bir bahçesi olanlar, o güzelim yeşillikler arasına küçük birer kulübe konduruyorlar.
Tire'ye bir de ters açıdan, karşıdaki Kazan Tepesi'nden baktığınızda, şehrin adeta kollarını açmış sizi kucaklayan ve üzerinde bir koruma kalkanı oluşturan o nice tepelerden birinin, belki de en güzeli olan Buğday Dede Tepesi olduğunu net bir şekilde görürsünüz. Her ne kadar Çatal Çeşme'nin sağından, biraz sabır ve gayretle o daracık yollardan süzülerek, yorulmanın bile keyfine vararak Buğday Dede'ye ulaşabilirsiniz. Çatal Çeşme'nin solundan ise daha az yorularak doğrudan Şeyh Camisi'ne gidebilirsiniz. Bu arada, Şeyh Camisi ayrımından sağa döndüğünüzde dik bir yokuştan bayrağın dalgalandığı tepeye çıkabilirsiniz. Yine Çatal Çeşme'nin herhangi bir noktasından girdiğiniz o daracık yollar, sizi mutlaka Buğday Dede'ye götürecektir. Dilerseniz, arabanızla ulaşım için de bir tarif verebilirim:
Buğday Dede'ye Araçla Ulaşım
Buğday Dede'ye Kaplan Yolu üzerinden oldukça rahat bir şekilde çıkabilirsiniz. En kısa yol tarifini şöyle yapabilirim: Öncelikle Tire'nin en batı ucuna, yani şehri batıdan terk ettiğiniz noktaya ulaşmanız gerekecek. Bunun için Şen Mahalle'nin içinden geçmelisiniz. Bu mahallenin bitiminde, sağ tarafta kara selvileriyle dikkat çeken bir ata mezarının bulunduğu nokta“Kesikbaş” olarak bilinir. Kesikbaş, oldukça dramatik bir hikâyesiyle tanınır. Madem konusu açıldı, bu hikâyeyi de kısaca hatırlayalım:
Rivayete göre, Tire'yi Bizans'ın elinden alan iki değerli komutan, Germiyan oğlu Subaşısı Aydınoğlu Mehmet Bey ile Menteşe Bey'in damadı Emir Sasa Bey, sonraları aralarında anlaşmazlık yaşarlar. Bu iki değerli komutanın karşı karşıya geldiği yerdir burası. Önce birlikte hareket edip Tire'yi Bizans'tan kurtaran, ardından da birbirlerine düşen bu iki komutandan Sasa Bey savaşı kaybeder ve bu savaşta başı gövdesinden ayrılır. İşte bu nedenle, bu mezarın bulunduğu bölge Kesikbaş mevkii olarak anılır. Kesikbaş'ın yakın tarihimizde de bir önemi vardır; yoksul insanların kış kıyamet günlerinde iş bulmak umuduyla beklediği bir nokta olmuştur burası.
Tire'nin kuzeybatısı ise oldukça verimli arazilerin bulunduğu Yahşi Bey Ovası ile ünlüdür. Yahşi Bey, II. Murat'ın komutanlarından olup Tire'ye pek çok eser kazandırmıştır. En önemlisi, Yahşi Bey Külliyesi olarak da bilinen ve dünyada tek örnek olan yarım kubbeli camisi, bugün hâlâ ibadete açıktır. Minaresindeki muhteşem çini işlemeleri de görülmeye değerdir. Yahşi Bey Ovası, Kesikbaş'tan itibaren kuzeybatıya doğru uzanan geniş bir alandır. Geçmişte o kadar verimliymiş ki, "insan diksen insanı yeşertir" derlermiş. Ne yazık ki, günümüzde rant uğruna imara açılmış ve çok katlı binaların istilası altında kalmıştır.
Biz tekrar Kesikbaş'a dönelim. Özellikle dışarıdan gelmiş ve Tire'nin bu bölgesinde tutunmaya çalışan insanlar, gündelik iş bulmak için Kesikbaş'taki bu son noktada toplanırlar. "Dayıbaşı" olarak bilinen kişiler, bu gariban insanları bir kamyonete doldurup ovadaki bahçelere dağıtır, akşamüzeri de aynı noktaya geri getirirlerdi. Bu bölgeden güneye doğru Kaplan Yolu çıkar. Bu yol sizi Kaplan köyüne, oradan da Yemişler, Ortaköy, Topalak, Akmescit ve Başköy'e kadar götürür. Rahmetli annemden öğrendiğime göre Kaplan köyünün eski adı Arpacılar'mış. O, çocukluğunu Tire'nin Harlak semtinde geçirdiği için o köyü Arpacılar olarak biliyordu. Bu arada, Harlak semtinden başlayan bir patika yol, İncecik köprüsü üzerinden sizi doğrudan Kaplan'a ulaştırır.
Bu kısa hatırlatmanın ardından asıl yol tarifine dönelim: Kaplan Yolu istikametinde henüz şehrin çeperlerinde dolanırken önünüze ilk sol sapak gelecektir. Bu ilk sola sapmadan birkaç yüz metre sonra tekrar bir sol sapağa geldiğinizde bu dar yola girin. Bu yol sizi önce Buğday Dede Mezarlığı'na götürecektir. Son yıllarda bu mezarlık, Tire'de pek çok aile tarafından tercih edilen bir yer haline geldi. Buğday Dede Mezarlığı'nın önü oldukça geniş bir alandır ve araba ile rahatlıkla ulaşılabilir. Buradan Tire'ye bakmak insana bambaşka duygular yaşatır. Yine buradan bakınca, Tire'nin eski ve yeni halini çok net bir şekilde ayırt edebilirsiniz. En solda Yavukluoğlu Külliyesi, biraz sağda YeniceköyCamisi, biraz ileride ise Hamza Ağa Camisi görünür. Eski Tire ile yeni Tire'yi Gümüşpala Caddesi tam ortadan ayırır. Eski Tire'de kiremit kaplı taş ve ahşap evler ile beylikler dönemi ve Osmanlı dönemine ait pek çok tarihi eser bu noktadan kendini belli eder. Tire'nin kuruluşunun öncelikle sırtlarda başladığını beylikler dönemi eserlerinden kolayca anlayabilirsiniz. Düze indikçe ise Osmanlı eserlerini görürsünüz. Örneğin, hemen solda yer alan Yavukluoğlu Külliyesi, düzlükte kurulmuş erken dönem eserlerindendir. Bir zamanlar rasathanesi bile olduğu söylenen bu külliye, son yıllarda restore edilerek Tire'ye önemli bir değer katmıştır. Bu külliyenin biraz daha aşağısında yer alanYeniceköyCamisi de bu noktadan görülebilir.
Tire'yi seyretmek için uygun pek çok tepe bulunur. Tire'nin en batısında Harlak Tepesi'nden sonra daha geniş ve ferah olan Buğday Dede Mezarlığı, biraz ötedeki tepede de Buğday Dede'nin türbesi ve yine Buğday Dede Mescidi ile birlikte halkın kutsal alan olarak kabul ettiği yer vardır. Pek çok aile burada hayır yemekleri düzenler ve dağıtır.
Buğday Dede Efsanesi
Buğday Dede'deki mescidin ne yazık ki eski halinden eser kalmamış. Tamamen yıkılmış ve yerine bugünkü yeni mescit inşa edilmiş. Ancak Buğday Dede ile ilgili efsane, Tirelilerin dilinden düşmez. Kısaca bu efsane şöyledir: Evvel zaman içinde Tire'de büyük bir kıtlık baş gösterir. Açlıktan kırılan bir karı koca ve çocukları, son çare olarak Buğday Dede'ye başvurmaya karar verirler ve doğruca dedenin makamına çıkarlar. Rivayete göre, Buğday Dede'nin makamına kadın alınmazmış. Hikâyemizdeki kadın, kılık değiştirerek kocasıyla birlikte yukarı çıkar. Dede, aileye bir avuç buğday verir ancak bir şartı vardır: "Bu buğdayı alın, saklayın ve asla arkanıza bakmadan yolunuza devam edin, gidin!" der. Aile buğdayı alır ve hızla oradan uzaklaşır. Ancak düzlüğe indiklerinde, artık tehlike geçtiğini düşünen kadının merakı galip gelir ve arkasına döner bakar. İşte o anda inanılmaz bir şey olur; baktığı anda Buğday Dede ve eşi ölürler. Aslında bu efsanenin benzer versiyonları, binlerce yıl önce Ortadoğu uluslarında da anlatılırmış. Örneğin, Sodom ve Gomore ile ilgili benzer bir hikâye biliyorum. Ne olursa olsun, efsaneler bir toplumun geçmişidir. Günümüze gelirken de çeşitli eklemelerle varlıklarını sürdürürler. Aslında bu efsaneler topluma bir şeyler anlatır, onları yönlendirir ve kimliklerinin oluşumunda büyük katkılarsağlar. Buğday Dede'ye geldiğimde ilk aklıma bu efsane geldi. Zahire, yani arpa, buğday, yulaf, çavdar ve özellikle de buğdayın anavatanı Anadolu olarak bilinir. İnsanın ilk yerleşik hayata geçmesiyle birlikte tarımda ilk evcilleştirdiği ürünler bunlardır. Ben Buğday Dede'den Tire'ye doğru bakarkenaklım bir müddet bu efsanelerle meşgul oldu. Buğday Dede'den Tire'nin görüntüsü, kiremit çatılarıyla eski Tire'nin evleri ve tam ortadan ikiye bölen Gümüşpala Caddesi'nin altındaki yeni Tire gerçekten etkileyiciydi. Eski Tire, o karakteristik kiremit örtüleri ve tarihi camileri, hanları, hamamlarıyla muhteşem bir manzara sunuyordu. Ulu Camisi, Ali Efe Hanı, tarihi Bedesten, GazahaneCamisi ve yanındaki Yeni Cami ile biraz ilerideki Tahtakale Camisi adeta "Ben buradayım, beni de görün!" der gibiydi. Bu güzergâhın batı yakasında ise Eski Yeni Hamamı, Yalınayak Camisi ve hamamı ile bir yanda Ağa Camisi, öbür yanda da AlaybeyCamisi ve Karahasan Camisi görünüyordu. Hele hemen yanı başımızdaki Narin Camisi, henüz kubbesinin üzeri mika şist kayaçlarla kaplı o özgün görüntüsüyle muhteşem bir tablo çiziyordu. Aslında tarihi Ulu Cami üzerindeki Çatal Çeşme'den itibaren o daracık sokaklara daldığımızda, bu sokaklar bizi doğrudan Buğday Dede'ye ulaştırırdı. Sokaklardan bazıları numaralandırılmıştı ve "1. Katırcılar Çıkmazı" ile başlayıp devam ediyordu. Bildiğim kadarıyla "3. Katırcılar Çıkmazı" sokağı şu anda bayrağın asılı olduğu tepeye çıkıyor. Tire'nin bu dik yamaçlı sokaklarında yaşayan insanları düşündüm bir an. Bir hayvanın dahi zor sığacağı bu daracık yollarda belediye hizmetlerinin nasıl yürütüldüğünü hep merak etmişimdir. Duyduğuma göre, evlerin çöpleri beygirlere yüklenen ve alttan açılan büyük küfelerle taşınırmış. Tabii ki bu hayvanları yükleriyle bu daracık sokaklara sokmak mümkün olmazdı; ancak belirli bir noktaya kadar getirilen hayvanlara yükleme yapılabiliyormuş.
Lidya'nın Sayfiye Kenti Tire
Narin Camisi ile ilgili bir tespiti de bu arada dile getirmeliyim. Yıllar önce bir sempozyumda bu konu gündeme gelmişti. Bir bilim adamı, "Narin Camileri aslında kale içinde kalan camilere verilen admış," demişti. Demek ki sözünü ettiğim bu bölge, Tire'nin kale içinde kalan bölümü oluyordu. Bunu geçen sempozyumda bir bilim adamı ifade etmişti. Çatal Çeşme dediğimiz bölge ise bu tepenin başladığı nokta. Çatal Çeşme önünden güneydoğuya doğru hafif bir yükseltiyle devam eden bir yol sizi doğrudan Şeyh Camisi'nin önüne çıkarır. Bu yoldan devam ettiğinizde sonunda Dere Kahve'ye ulaşırsınız. Yolun başında da tarihi Çanakçı Mescidi'nin bulunduğunu hatırlatmalıyım. Ne yazık ki kapısına kilit vurulmuş, öylece bekliyor. Beylikler döneminden kalma bu mescit restore edilse ne kadar güzel olurdu. Sağa doğru, yani güneybatıya doğru yürüdüğünüzde ise birkaç dar koridor sizi yine Buğday Dede'ye çıkarır. Ben de sanki kalenin sur duvarları buralarda gizliymiş gibi hissediyorum. Tire'nin antik dönemdeki isminin anlamının "kale" olduğunu bütün kaynaklar belirtir. Tire'nin antik çağlardaki adları Theria ya da Thyraimiş, ki bu da "kale" anlamına gelirmiş. Okuduğum kaynaklar böyle diyor. Tire, tarihi kral yolu üzerinde kurulmuş ve sırtını Aydın Dağları'na dayamış bir kenttir. Bir zamanlar dünyanın en zengin devleti olmuş ve parayı ilk kullanan ülke olan Lidya Krallığı zamanında Tire, başkent Sardes'ten sonra gelen ikinci önemli kent konumundaymış. Hatta bu uygarlığın Şahin Krallar Sülalesinin ilk kralı olan Giges'in Tireli bir prens olduğu da bilinir. Giges, Lidya'ya altın çağını yaşatan bir kraldır. Tam tamına 2700 yıl öncesine gidiyoruz ve o yıllarda Lidya, dünyada dev bir ülke, dünyaya egemen olmuş bir devletti. Rahmetli Halikarnas Balıkçısı'nın manevi oğlu Şadan Gökovalı ile ayaküstü yaptığımız bir sohbette şöyle demişti: "Batının sahiplendiği pek çok masalın kaynağı bu topraklardır," yıllar önce. Yine o tarihlerde Lidya'da bir kıtlık döneminden bahsetmişti. Yedi yıl üst üste yağmur yağmayan bu topraklarda kıtlık baş gösterince, çareyi kura çekip ülke nüfusunun yarısının bu toprakları terk etmesi kararında bulmuşlar. Nitekim kurada çıkanlar İzmir'den gemiye binip doğrudan İtalya yarımadasına çıkmışlar ve orada da zamanla Roma devletini kurmuşlar. Efsanede bir kurt tarafından emzirilen Romus ve Romulus kardeşleri bilmeyen yoktur. Bu bölgeden giden kavimlerin de Etrüskler olduğunu kayıtlarda görürüz. Uzun olan bu hikâyeyiŞadan Gökovalı hocamızdan dinlemiştim. Dünyanın en uzun süren Roma İmparatorluğu'nu kuran ulus olan Etrüskler'in Lidya topraklarından gidenler olduğunu söylemişti.
Tire'nin Ruhuna Dokunan Zarafet: Konaklara Giden İnce Dönüşler
Tire'ye Buğday Dede'nin tepesinden bakarken, tarihin tozlu sayfalarından fısıldayan nice efsaneden birini anımsadım. Zaten Buğday Dede'nin kendisi de başlı başına bir efsane değil midir? Özellikle kadim Tire'ye göz gezdirdikçe insanın zihnine türlü düşünceler üşüşüyor. Hele buradan rahatlıkla seçilebilen ve İrfan Töre Evi olarak bilinen o ahşap ağırlıklı iki katlı konağa baktıkça hayallere dalıyorum. Kim bilir kimlere sıcak bir yuva olmuştu o zarif yapı? Ne yazık ki, sonraki yıllarda gösterilen ilgisizlik yüzünden o güzelim konak yıkılıp gitti. O eşsiz vitraylı pencereleri barındıran bu tarihi miras, adeta göz göre göre yok oldu. Acaba hangi mahir ustaların ellerinden çıkmıştı bu muhteşem konaklar? Taşın ahşapla böylesine ahenkli bir şekilde buluşması, başlı başına bir sanat eseriydi.
Size küçücük ama anlamlı bir ayrıntı daha sunayım: Eski Tire'nin o daracık sokaklarında sakin adımlarla ilerlerken köşe başlarına dikkatlice bakın. Zamanın o büyük ustalarının bu köşeleri ne denli özenle yuvarlattığını göreceksiniz. Doğanın o keskin hatlarına aykırı duran sert çizgiler, nasıl da incelikle yumuşatılmış. Köşeyi dönecek bir eşeğin, bir atın hatta bir insanın görüş açısını genişleten bu nazik geçişler, ne kadar da düşünülerek tasarlanmış, değil mi? Oysa günümüz Tire'sinde bunlardan bir iz aramak beyhude. Yeni Tire'de bizi adeta beton bir dairenin içine sıkıştırdılar. Burada ise, gösterişten uzak mütevazı bir kapıdan içeri adım atıyorsunuz ve sizi sıcak, küçük bir avlu karşılıyor. Avluda yemyeşil bir asma, dallarında taptaze erikler sallanan bir ağaç, hatta güneşin altın rengini yansıtan bir portakal ağacı... İnsanlar, böylesine sade bir yaşam alanında, gökyüzünü görerek hayatlarını sürdürüyorlardı. Oysa daha çok kazancın hüküm sürdüğü beton ekonomisinde sanata dair neredeyse hiçbir şey yok. Acaba para hırsıyla her şeyi meşru gören müteahhitler de tarih yazar mı? Kim bilir, belki bir gün tarihçiler betonun o "kirli tarihinden" bahsedeceklerdir.
Bizler, bu güzelim manzarayı istemeyerek geride bırakırken, sağımızda solumuzda asırlar öncesinden kalma ata mezarları beliriyor. Onlar nasıl yaşadılar, yaşadıkları sürece kimlere yol gösterdiler ve ne zaman, nasıl hayata veda ettiler? Hiçbir şey bilmiyoruz, ancak bu mezarların günümüze kadar ulaşmış olması, onların zamanında önemli şahsiyetler olduklarını düşündürüyor. Kimi evlerin bahçesinde, kimi yol kenarında, kimileri de basit profillerle koruma altına alınmış onlarca mezar... Ata yadigârı bu sessiz tanıklara saygıyla, biz de o daracık yollardan yavaşça aşağıya doğru iniyoruz. Sabahın ilk ışıkları Harlak'a, Hacı Kalfa'ya ve Kalmos Deresi'ne ayrı bir güzellik katıyor. Sanki Büyük Havuzlu'dan Hafız Burhan'ın o içten sesi yankılanıyor gibi.
Buğday Dede'den Gördüklerim: Yalınayak Hamamı ve Camisi
Yukarıdan bakıldığında Yalınayak Hamamı ve camisi bambaşka bir zarafetle parlıyor. Bu yapıların biraz doğu tarafında yer alan İrfan Töre Konağı keşke hâlâ ayakta olsaydı. Göz göre göre o narin ahşap konak zamana yenik düştü. Yakın bir zamanda meydan düzenlemesi yapılmış olsa da ana konağın ön cephesine eklenen yapılar hâlâdokunulmamış durumda. Oldukça geniş meydanıyla bu tarihi yapılar, Yalınayak semtine kendine özgü bir atmosfer katıyor. Hamam ve camisi yakın bir zamanda restore edildi. O güzelim hamam, yıllarca metruk bir halde peynircilerin mandırası olarak kullanılmış ve bu süreçte pek çok değerli unsuru ne yazık ki kaybolmuştu. Caminin banisi olan İvaz Hasan Paşa'nın, Kanuni Sultan Süleyman'ın İkinci Viyana Kuşatması sırasında vefat ettiği ve bu acı haberi İstanbul'a ulaştıran kişi olduğu tarihi kaynaklarda belirtiliyor. Cami avlusundaki şadırvanın ve bu şadırvanın çeşmelerinin birleştiği noktalardaki Tire'ye has o zarif çiçek işlemeleri mermerlere öyle nakşedilmiş ki mutlaka yakından görülmeye değer. Gittiğinizde her birini tek tek incelemeye çalışın. Caminin iç dekorasyonu ve pencerelerindeki o göz alıcı vitray süslemeleri, bu yapıyı Tire camileri arasında ayrıcalıklı bir konuma taşıyor. Ne yazık ki o muazzam boyutlardaki tarihi mumlar gözümüzün önünde kaybolup gitti ve kimseden bir ses çıkmadı.
Caminin hemen arkasında yer alan Büyük Havuzlu ve Küçük Havuzlu mekânları, bir zamanlar Tireliler için adeta birer dinlenme ve keyif alanıymış. Burada çeşitli konserler düzenlenir, dönemin önemli sanatçıları sahne alırmış. Rahmetli SehaGidel, bir Hafız Burhan konserinden bahsetmişti. Aynı gün Tireli taş ustası Taşçı Rıza da sahne almış ve yeteneğiyle Hafız Burhan'ı hayran bırakmıştı. Taşçı Rıza, aslında bu topraklardan gelmiş geçmiş en büyük taş ustalarından biridir. Özellikle yaptığı Atatürk büstleri, Ege Bölgesi'nin birçok yerinde hâlâ görülebilir. Bir zamanlar İzmirli bir aile için yaptığı üç tonluk o görkemli mezar sandukası da unutulmaz eserlerindendir. Bütün bu keyifli mekânların hemen üzerinde ise Kalmos Deresi ve hiç durmadan akan o tarihi Kalmos Çeşmesi bulunuyor. Suyundan içmenizi özellikle tavsiye ederim. Tüm bu güzelim yerlerin üst kısmı da Hacı Kalfa Tepesi'dir, Buğday Dede Tepesi'nin hemen yanı başında.
Yalınayak bölgesi, bir zamanlar şehrin nabzının attığı canlı bir yermiş. Pek çok tanıdığım değerli insan o semtte doğup büyüdü. Özellikle Doktor Mehmet Güvensay'ın evi hâlâayakta duruyordu. Keza inşaat sektörünün duayen isimlerinden, başta baba Nazmi Usta olmak üzere Çınarlı ailesi de yine bu semtin saygın sakinleri olarak bilinirlerdi. Ailedeki üç erkek kardeş, yani Yaşar Çınarlı ve İsmail Çınarlı, babalarının izinden giderek usta olarak sayısız inşaata imza attılar. Osman Çınarlı ise bu mesleğin eğitimini alarak hayatını Tire'de mimarlık yaparak sürdürdü. Bu arada Yaşar Çınarlı için birkaç kelime söylemek gerektiğini düşünüyorum. Bazı insanlar vardır, duruşuyla, oturuşuyla, hatta yürüyüşüyle bile pek çok şey anlatırlar. Ben Yaşar Çınarlı ile hiç konuşmadım ama onu hep gördüm. Gözlerim onun hakkında çok olumlu bir intiba edindiğini rahatlıkla söyleyebilirim. O, Tire gibi çok kültürlülüğün hâkim olduğu bir beldede usta olmanın sorumluluğuyla hareket ettiğini hissettiriyordu. Nitekim kızı Nilüfer Çınarlı da bu mirası devralmış, aileyi daha da ileriye taşımış başarılı bir mimardır. İzmir'de oda başkanlığı yapmış ve şu anda İzmir Konak Belediye Başkanı olarak görevini başarıyla sürdürmektedir. Düşünün bir aile ki eski değerlerini bir kenara atmadan yeniyi kucaklamış ve yönünü buna göre çizmiş. Çınar soyadı, bu muhteşem ağaçla özdeşleşmiş bir aile. Uzun ömürlü, gölgesinde ve üzerinde on binlerce canlıyı barındıran, hem koruyucu hem de kollayıcı...
Yine Buharalı ailesi de Tire'de ayakkabı sektörünün önemli temsilcilerindendir. Zeybek Hacı oğlu Hüseyin Kankale de bu sektörde onlarca insana ekmek vermiş saygın bir ayakkabı üreticisidir ve evi de bu Yalınayak Meydanı’ndadır. Bu arada, muhteşem bir ustalık eseri olarak hâlâvarlığını sürdüren tarihi yassı yol üzerinde, o ince işlemeleriyle Yayla Fakıh Mescidi mutlaka restore edilmelidir. Kuzeye bakan bu mütevazı mescit, her gelip geçenin dikkatini çekmekte, ancak yakın zamanlara kadar hayvan bağlanan bir ahır olarak kullanılması insanın içini derinden sızlatmaktadır. Bu mescidin önündeki yol, "yassı yol" olarak bilinir ve sizi doğrudan Kaziroğlu Camisi'ne ulaştırır. Cami, o görkemli minaresi, avlusundaki hazireleri, medrese odaları ve hâlâakan çeşmesiyle Tire'deki beylikler dönemi camilerindendir. Derhal ayağa kaldırılmalıdır. Kaziroğlu Camisi'nden çıktıktan sonra, Uzun İrim olarak bilinen caddeden doğuya doğru ilerlerseniz Aydınoğlu Caddesi'nin başlangıcına ulaşırsınız. O noktadan Çatal Çeşme istikametinde yürürseniz Şeyh Camisi'ne kadar varır, oradan da tarihi Dere Kahve'ye inersiniz. KaziroğluCamisi'nden çıkıp Uzun İrim'den sağa saparsanız eğer, önce Küçük Havuzlu'yu, ardından su deposunu ve onun altından da Kalmos Çeşmesi'nden serin sular içebilirsiniz. Bu çeşmenin üst tarafları da Hacı Kalfa olarak bilinir. Bu bölgede gezinmek, hem doğası hem de tarihiyle size çok derin duygular yaşatır. Aslında bir esnaf kenti olan Tire, bu bölgede yatan Hacı Kalfası ile ayrı bir anlam kazanıyor. Buğday Dede kentin tarımını sembolize ederken, Hacı Kalfa da aynı kentin o köklü esnaf teşkilatını temsil etmektedir. Bu satırlar sonlanırken, ben de Hacı Kalfa'dan Buğday Dede'ye içten bir selam gönderiyorum.
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve buyuktire.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.