Bugün, günlerden cumartesi; aylardan da şubat. Günlerce devam eden yağmur üç gündür ara verdi. Güneş iyice kendini belli etmeye başladı. İlk cemre de havaya düştü. Artık havalar yavaş yavaş ısınacağının işaretlerini veriyor gibi geliyor bana. Ama benim asıl merakım; çarşıda uğradığım her noktada konuşulan konu, derelerin taştığı, Menderes’in de çok güçlü aktığı şeklinde. Bu konuşmalar giderek merakımı artırdı. Bunun üzerine ben dayanamadım, doğru Menderes’in yolunu tuttum. Arabayı sakin bir yere park edip köprü üzerinde ayakta, akan nehri doyasıya seyrettim.
Gerçekten söylenenler çok doğru; Menderes coşmuş. Nehrin bu hâlini özlemişim. Bu arada karşıda bir yapı gözüme ilişti. Ben bu yapıyı iyi hatırlıyorum: Tarihi Hüseyin Ağa Köprüsü bu. Muhteşem bir eser. Köprünün sadece karadaki ayakları kalmış. Köprüyü şöyle bir hayal ettiğimde muhteşem... Seha hocamın çizgilerinde görmüştüm. Ressam gözü ile çizdiği bu senaryo tamamlanınca gerçekten mükemmel bir yapı imiş. Bu köprü ile beraber Tire’nin içindeki Zahire Loncası ve Hamza Ağa Camisi'nin üç kardeş tarafından yaptırıldığı anlatılır. Ne kadar doğrudur bilmiyorum; güya bu üç kardeş bahçelerini sürerken bir küp altın sabana takılır. Kardeşler oturur ve karar verirler: "Biz fakir doğduk, böyle devam edelim. Bu küpteki altınlarla Tire’ye üç eser bırakalım." Nitekim öyle de olur. Bu üç eser için böyle söylenir.
Ben bu hayallerle yaşarken bu kez çocukluğuma gittim. Menderes Nehri o yıllarda işte aynen böyle gürül gürül akardı. Tireliler bu nehrin kenarlarında liman açıp oralara kendir gömerlerdi. Kaç gün kalırdı kendirler bilmiyorum ama nehrin suyu gömülen kendirleri pişirirdi. Öncelikle kendirler buraya nasıl geliyor, kısa bir açıklama yapalım: Soyadı Kendirci olan Fikri abime göre kışın kendir ekimi yapılır. Temmuz-ağustosta da bu kendirler biçilir. Tomar hâlinde yere serilir. Bir zaman sonra ters çevrilir. Arkasından bu tomarlar ayağa kaldırılıp dikilir. Bu arada tarlada "kazıklama" denilen kesik gövde çıkıntıları tehlikelidir; basmaya hiç gelmez. Ayakta tamamı kuruyan kendirler orada çırpılır ve tohumlarından kurtarılır. En sonunda bu kendirler Menderes’te limana taşınırlar. Sonra yine bu limanlardan kendirler çıkarılır ve develere yüklenerek Tire’nin mahallelerine dağıtılır; yaşlı kadınlar bu kendirleri soyarlardı. Yani "mahlıç" denilen lifler kendirin gövdesinden soyulur, "yalankı" denilen gövdeler ise ocakları tutuşturmada kullanılırdı. Mahlıçlar doğruca tezgâhlara götürülür, orada artık yepyeni bir mücadele başlardı.
Şimdi gelin size bu süreci kısaca anlatayım:
-
Dövme İşlemi:Mahlıçlar önce özel bir tertibatta karşılıklı iki kişi tarafından uzun süre dövülür. Ne kadar kırıntı varsa ayrılır.
-
Tarama İşlemi: Dövülen mahlıçlar tarakta uzun süreli taranır. Tarama sonucu düşen parçalar bu kez atılmaz, onlardan heybe yapılır.
-
Tarantı: Tarama sonucunda iki türlü ürün elde edilir: Biri "öz", diğeri ise "tarantı"dır. Bu tarama işinin uzun ipliklerine öz adı verilir. Özden çok özel ürünler elde edilir; sicim, kırnap, bayrak ipi gibi. Kısa parçalardan, yani tarantıdan ise "ile" ve ileden de "dımışkı" elde edilir. Bu sürecin ilerisinde urgan da vardır.
Ben hâlâ köprü başındayım ve işte bunları hayal ediyorum. Bakın bir de ne geldi aklıma: Eskiden bu Menderes’in kenarında mesire yerleri vardı. İnsanlar gelir, burada bir güzel yer içer eğlenirlerdi. Hatta kır lokantası şeklinde çardak işletmeler bile vardı; insanlar gelir bu noktalarda bir güzel yer içerlerdi.
Aslında bir gerçeği burada dillendirmeliyim; o da şöyle: Tire’de her insanın aklında şu veya bu şekilde Menderes vardır. Geçmişte bu nehir bu insanların hayatlarına girmiştir. Mesela benim çocukluğumda babam beni bu nehre balık tutmaya getirirdi. Nehirde bir yeri çevirirler ve bir otu dövüp oraya atarlar; bütün balıklar da baygın şekilde su yüzüne çıkarlardı. Akşamına biz balıkları bir güzel yerdik. Benim için çok güzel bir anıydı. Bir başkalarının da çok çeşitli anıları vardır bu güzelim nehir ile ilgili. Son yıllarda ne yazık ki ne balık kaldı ne de nehir... Nehir kurudu. Aktığı zaman da zehir, hep zehir aktı. Fabrikalardı bu güzelim nehri zehirleyen. Fabrikalar işin kolayını bulmuşlar; artıklarını nehre verip kimse arıtma yönüne gitmedi.
Aslında bu havza bir çanak. Güneyinde Aydın Dağları, kuzey tarafında ise Bozdağlar... "Horst" ve "graben" diyorlar; yani yükselen ve çöken alan. Bir zamanlar deprem olayları ile çökmüş bir alanın kenarları da yükselmiş. Ortasından ovayı sulayan, kıvrım kıvrım akan Menderes Nehri... Bu nehir sayesinde binlerce yıldır bu topraklar hayat bulmuş. En meşhuru da antik Efes kentinde filizlenen Efes uygarlığı. 12 İyon kentinden oluşan İyonya şehirlerinden bir tanesi. Yine bu toprakların beslediği bir kentte, Selçuk ilçesinde dünyanın yedi harikasından birisi olan Artemis Mabedi... Tarihi Kral Yolu’nun başlangıç noktası ve Tire bu yolun ilk durağı. O yüzden de han ve hamamları ile donatılmış bir kent. Yıllarca ticari hayatı hep canlı kalmış, geleni gideni bol olmuş.
Keza aynı tarihlerde filizlenen Lidya uygarlığı... Tarihte zenginliği ile bilinen ve ilk defa parayı kullanan uygarlık. Altından para basmışlar. Tire de bu uygarlığın ikinci kenti olmuş. Lidya’nın en kudretli kralı Giges, Tireli olarak bilinir. Bu kralın zamanında Lidya altın çağını yaşamıştır. Sonraları doğudan gelen Persler bu krallığın sonunu getirmişler; Lidya altın çağı ile birlikte yok oldu gitti. Pers kralı, esir aldığı Lidya kralına son isteğini sorar. O da yanıt olarak "Dağda çoban olsaydım keşke," der. Zira zamanın birinde bu kral bir filozofu çağırır, mutluluğu tarif etmesini ister. O da "Dağdaki çoban," der. Kralın çok garibine gider bu durum. Ama hazin sonuçla karşılaştığında o anı hatırlar; bu gerçekle karşılaşır. Güya Pers kralı bu yanıt karşılığında o kralı affeder.
Hikâye aynen böyle. Biz gelelim şimdi 19. yüzyılın ikinci yarılarına: Bu kez dağlardan bir genç iner Tire’ye. Adı da Ali’dir. Osmanlı savaş hâlindedir ve genç nüfus oldukça azdır. Ali'nin o yıllarda Tire Kadısı ile yolları bir şekilde kesişir. Kadı, Ali’ye Menderes kenarında bir çiftlikten söz açar ve çiftliği işletmesi için ona teklifte bulunur. Ali gençtir, kabul eder. Derken Ali kısa zaman içerisinde başka çiftliklerin de sahibi olur. Ali önce "Hacı", sonra da padişah tarafından "mirimiran" rütbesi ile ödüllendirilir. Zira Hacı Ali, dağdaki eşkiyayı ikna edip harbe göndermiştir. Bizim Ali, kısa zamanda Hacı Ali Paşa olur. Tire’de binlerce dönümlük arazi sahibi olur. Şu anda benim köprüde durduğum yerin batı taraflarındaki çiftliği beni böyle yakın tarihe götürdü.
Gördünüz; ben bu köprü üzerinde öylece taşkın suları seyrettikçe aklımdan geçenleri aktardım. Üstelik yağmur da başladı. Tüm dileğim bu yağmurun sonunun kar olması; bu dilekle evime yöneliyorum.

