Yetmişli yılların ortalarındayız.
Şehirler arası bir asfaltın kenarındaki köy kahvesinde, üç askerlik arkadaşı baharın son günlerinde bir pazar günü bir araya gelmişler.
Köyün yerlisi olan Hakkı iki arkadaşını bir güzel ağırlıyor. Mis kokulu otlu katmer ve yayık ayranı eşliğinde sabah kahvaltılarını yapıyorlar. Sıra çay, kahve içmeye geldiğinde çocuklukları aynı mahallede geçen üç arkadaş arasındaki sohbet iyice koyulaşıyor.
İlçede resmi dairelerin birinde memur olarak çalışan Kutay, arkadaşı Aykut'la bir motorsiklete binerek Hakkı'nın yaşadığı Teke köyüne geliyorlar.
Teke köyü muhtarı Haşmet beyin oğlu Hakkı , babasıyla birlikte pamuk yetiştiriciliği yapmakta.Yirmi dönüm büyüklüğünde bir tarlaları, traktörleri ve ziraat ekipmanları var. Haşmet bey eşi Zarife hanım, oğlu Hakkı ve kızları Gülnaz ile gül gibi geçinip gitmekteler.
Üç arkadaşın sohbeti bir ara askerlik anılarına takılıyor.
Kutay vatani görevini asteğmen olarak yapmıştır. Görevi sırasında kayda değer ilginç herhangi bir anısı olmadığından sözü, masalarına üç çay söyleyen
Hakkı'ya bırakıyor.
Hakkı konuşmayı çok seven biri. Çocukluğundan, mahalle arkadaşlarından, ilkokul ve ortaokul sıralarında birbirlerine yaptıkları şakalardan bahsediyor.
Anlattıkları daha önceleri anlattığı dördüncü beşinci baskıyı yapan anılardır.
Her anısı başarılarla doludur. Hiç bir hata yapmamıştır. Her daim uyanık zeki ve akıllı olup nice çetrefilli olayların içinden aklı ve zekasıyla hep galip çıkmıştır.
Şehirde ilkokul ve ortaokulu okurken Kutay, sıra ve sınıf arkadaşıdır.
Kutay en sonunda dayanamaz ve söze girer.
– Haklısın kardeşim. Mahallemizde çelik çomak oynarken çeliği en uzağa atan sendin. Cam bilyeleri üten yine sen. Benim de senin de hiç hatamız olmadı mı ? Başka mahalle çocuklarıyla yaptığımız kavgalarda hep dayak mı attık. Hiç dayak yemedik mi?
Bir defasında İlkokulda ev ödevlerimizi satırları atlaya atlaya yazmıştık. Okula deftersiz gittiğimiz için öğretmenden azar işitmedik mi?
Öğretmenimiz iri kıyım bir arkadaşımızla bizi evlerimize defterlerı alıp gelmemiz için yollamadı mı? Hilemizi yüzümüze vurup sınıfta bizi rezil etmedi mi? Cetvelle ellerimize vurmadı mı?
Bu cezadan sonra beraber ders çalışıp iyi dereceyle okuldan mezun olmadık mı.
– Olduk. Olmasına olduk da.
Başarılı anlarımız olduğu gibi mahcup olduğumuz, yüzümüzü kızartan durumlar da oldu tabii ki.
– Tamam o zaman. Bu gün bize bir askerlik anını anlat. Hiç duymadığımız komik bir anını anlat ta biraz gülelim.
HAKKI'NIN ASKERLİK ANISI
Hakkı, biraz düşünür gibi yapar bir anda yüzüne bir gülümseme yayılır. Masaya yeni gelen demlenmiş çaylardan birini alır. Birkaç yudum içtikten sonra anlatmaya başlar
– Acemi olarak vatani göreve başlamamızın ilk günüydü. Birliğine teslim olan sivillerin uzun saçla gelenleri, bölük berberi ve yardımcısı tarafından tıraş edildiler.
.
Hep birlikte ellerimizde birer torba, içinde askeri kıyafetlerimiz , ayaklarımızda postallarla alayın banyosuna gittik.
Sırası gelen takımı banyoya alıyorlar. Yıkananlar yıkanmış olarak dışarıya çıkıyor. Askerlik elbiselerini, keplerini, iç giyimlerini giymiş vaziyette ayaklarında postallarla ortama uymuş durumdalar.
Sivil kıyafetleri boşalan torbalara konulmuş olarak takımlarında yerlerini alıyorlar.
Yeni gelenler henüz dışarıda beklemedeler.
Çavuşun biri; takımdaki erlerin, yüzlerine, boylarına poslarına bakarak hepimizi incelemeye başladı.
Bakış hizası bana geldiğinde, tanıdığı birine benzetti galiba, dönüp dönüp tekrar tekrar baktı.
Ben de, bana ne
bakıyorsun gibisine, başımı sorgularcasına sağa sola salladım. Yüzünün rengi değişti. " Ben sana sonra gösteririm" gibisine parmak salladı.
Yıkanmak sırası bizim takıma gelmişti. Banyoya girerek,takım olarak yıkandık temizlendik ve askeri giysilerimizi giyerek dışarı çıktık.
Sivillikte giydiklerimizi torbalarımıza koyduk. Hizaya gelerek takımdaki yerimizi aldık. Çavuşun beni tanıyabileceğini düşünerek takımdaki yerimi değiştirdim.
Askeri kıyafetlerin içinde, tıraşlı kafalarımızla neredeyse hepimiz birbirimize benzer hâldeyiz. Bir tek boy farkımız var. Ben çavuşla yüz yüze gelmemeye azami dikkat gösterdim. O beni bir müddet aradı. Bulamayınca takıma marş komutu vererek kendi bölüğümüze götürdü.
Dört takım bir araya getirilerek bir bölük oluşturmuştuk..
Eğitim alanında komutanlarımızın nezaretinde eğitimimizi yaklaşık üç ay boyunca sürdürdük.
Acemilerin yanı sıra kadro eratından erbaşlarla da arkadaşlığımız oldu. Çarşı izinlerinde hatıra defterleri alıp birbirimize sivillikte de iyi dileklerde bulunan yazılar yazdık.
Adres aldık adres verdik. Bazılarıyla fotoğraflar çektirdik.
Bu arada takım çavuşumuzla arkadaşlığımız epey ilerlemişti. Samimi birer arkadaş olduk. Kantine gidiyor, çavuşun sipariş verdiği simit, sütlaç, halka tatlısı gibi yiyecekleri ve meşrubatları alıp geliyordum. Aldığı yiyeceklerden bana da ikram ediyordu. Memleketten para geldikçe ben de ona aynı derecede yiyecekler içecek ikramında bulunuyordum..
Aramızdan su sızmıyordu, içtiğimiz çaylar ayrı gitmiyordu. Neredeyse kan kardeşi olacaktım.
— Oldunuz mu bari?
— Dağıtıma on - on beş gün kalmıştı. Birbirimize şen şakrak hikayeler, fıkralar anlattığımız bir anda samimiyetine güvenerek;
"Çavuşum hani acemilerin geldikleri ilk gün, takım olarak hamama gitmiştik. Daha hamama girmeden, sert ve sorgulayıcı bakışlarınla bizi inceliyordun. Aceminin birine daha dikkatli bakmıştın. O da sana kafa sallamıştı .."
— Salladıysa sallamış. Ne olmuş sonra ?
- Sen de ona parmak sallamıştın, " ben sana gösteririm", diye.
- İşte O acemi bendim çavuşum!
- Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen çavuş birden heyheylendi.
"Nee... Aylardan beri seni vızır vızır arıyordum, bir türlü bulamamıştım. Simanı da hatırlayamamıştım. Demek ki sen oymuşsun / O senmişsin", deyip, pata küte bana girişti "Oran mı istiyor, buran mı", deyip evire çevire beni bir güzel dövdü.
AYKUT'UN ASKERLİK ANISI
Anlatma sırası Aykut'a gelmişti. Önce kahveciye üç çay söyledi çayından birkaç yudum aldıktan sonra söze girdi:
— "Arkadaşlar, size ilginç, bir anımı anlatayım." deyip sohbeti devam ettirdi.
— Benim başımdan geçen olay da acemiliğimin ilk günlerinden kalma bir hatıramdır.
Malûm ilk günlerde kimse kimseyi iyice tanımıyor. Bambaşka bir ortama gelmişiz. Onbaşılar ve çavuşlar üst rütbeli birer subay edasında. Bazıları da disiplini elden hiç bırakmıyorlar. Kimi de Hoş görülü davranıyor.
Acemiliğimizin birinci haftasındayız. Koğuştaki yerim, üst ranzada yatıyorum. Yan tarafımdaki ranzada bir kadro eratı , altındaki ranzada da hemşehrisi acemi er yatıyor.
- Bir sabah kalkıp giysilerimi giydiğimde bir baktım ki kepim yok. Yan ranzadakiler erken kalkıp bölük içtima yerine gitmişler. Beş altı metre ilerde de benim gibi geç kalkan bir arkadaş giyinmekle meşgul.
Dünden sinemaya gitmedim.Orada kaybetmem imkânsız. Akşamdan kep yastığımın altındaydı. Hangi ara kim yürüttü anlayamadım.
Koğuş kapısından çıkarken yerde bir kep gördüm başıma geçirip bölük içtima yerine gittim.
Ön sıradaki yerimi almışken, asteğmenimiz bölük komutanımız üsteğmene tekmil vermek için heyecanla sabırsızlanıyordu. Koğuştan çıkan arkadaş uykusuzluğun verdiği mahmurluğu üzerinden yeni atmış vaziyette bize yaklaştı.
Başında kep yoktu. Telaşlı da değildi. Sonradan öğrendik ki asteğmenle ikisi dayı yeğenmiş.
– Kepini niye takmadın, nerde kepin.
– Kepimi yürütmüşler komutanım.
Bu söz üzerine asteğmen dikkatli bakışlarıyla hepimizin keplerini ve giysilerini incelemeye başladı.
Karşıma geldiğinde, elbisemi giysilerimi ve kepimi inceledi.
— Bu kep senin mi?, diye sordu.
Asteğmenimizin direkt bana yönelip "Bu kep senin mi?" demesi üzerine ,
— Benim kepimi çalmışlar komutanım. Koğuştan çıkarken kapının dibinde yerde buldum.
— "Ver o kepi arkadaşına", dedi.
Ben kepi arkadaşa vermeden giysimin hâki rengindeki tonla, kepteki renk tonunu kıyasladım. Gerçekten çok az farkla kepin giysilerime uymadığını anladım.
Asteğmenin yeğeni kepine kavuşmuştu. Benim kepimi kim yürütmüştü. !
Koğuşta bana en yakın ranzaların birinde uyuyan uyanık biri kepimi almış olmalıydı.
Tam arkamda duran usta erin hemşehrisinin giysisini ve kepini inceledim.
Renklerdeki ton farkı dikkatimi çekti. Kepin rengi benim giysimin rengine daha uygundu.
Başından kepi kaptığım gibi kendi başıma geçirdim.
"Adımız çıkmış dokuza, inmez sekize" hesabı asteğmen bana seslendi.
— Arkadaşının kepini ver.
İşin aslını öğrendiğim için komutanımıza;
— Komutanım bu kep benim. Arkadaşımıza sorar mısınız? Yeşil nefteyi hangi renk iplikle dikmiş?
Acemi askerlerin çoğunun nizamiyeden girer girmez kantinin yerini öğrenip hâki renkli iplik aldıklarını ve yeşil piyade neftelerini keplerine diktiklerini görmüştüm.
İzmir'den birliğime gelirken , ne olur ne olmaz deyip iğne ile siyah iplik getirmiştim.
Acemi arkadaş "Yeşil iplikle diktim komutanım" der demez komutana kepi uzattım ve;
— Komutanım ben kepimin neftesini siyah iplikle diktim" dedim.
Asteğmenimiz kepin rengini ve neftesini inceledi gözleriyle siyah iplikle dikildiğini gördü ve kepimi bana uzattı.
O akşam gözüme uyku hemen girmedi. Gecenin geç saatlerine kadar uyuyor numarası yaptım.
Usta er, arkadaşı acemi ere şöyle diyordu;
"Önce asteğmenin uyuyan yeğenine uğradın. Yastık altından kepini yürüttün. Kep koca kafana sığmayınca koğuşun kapısına fırlattın. Sonra dönüp İzmirlinin kepini yürüttün. Kül yutmazın tekiymiş. Kafayıı çalıştırdı içtimada başından kaptı aldı.
Ben sana demedim mi, içtimada en arka sırada dur diye. Sayende İzmirli'yi kandıramadık vesselam.

