Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
HASAN DOĞAN
Köşe Yazarı
HASAN DOĞAN
 

Başargan Ali Çavuş'un Öyküsü

YEMEN’DEKİ GAYYA KUYUSUNDAN TİRE’DE KAN KUYUSUNA: BAŞARGAN ALİ ÇAVUŞ’UN ÖYKÜSÜ Onlar kurtuluş için canlarını ortaya koyup, sonra da kuruluşta var olma mücadelesi verdiler. Yemen Türküsü’nü bilirsiniz; dönemeyenler için yakılmış derin bir ağıttır. Her sözü insanı alıp uzaklara götürür; dinleyen herkes o ezgide geçmişinden, kendi hikâyesinden bir parça bulur. "Burası Huş’tur, yolu yokuştur; giden gelmiyor, acep ne iştir?" dizeye dökülmüştür dökülmesine de, Tireli Ali Çavuş, umutların tükendiği o Yemen çöllerinden geri dönmeyi başaran parmakla sayılacak birkaç kişiden biridir. Yemen neresi, Tire neresi... Arada binlerce kilometrelik bir mesafe var. Rahmetli annem anlatırdı; eskiden Tire’den hacca gidenler, her türlü teçhizatları ve develeriyle çölü aşarak ancak altı ayda dönebilirlermiş. Ali Çavuş ise aç, susuz ve yayan olarak; gündüzleri çalı diplerinde saklanıp geceleri yürüyerek aşmış bu amansız yolu. Tire’de eskiler ona "Ali Çavuş" derlerdi. Osmanlı’nın son döneminde askere alınmış; ömürlerinin en güzel 6 ila 12 yılını cephelerde, savaş meydanlarında tüketmiş o talihsiz nesildendi. Gün yüzü görmeden Yemen çöllerinden Irak’a, Suriye’den Balkanlar’a ve Doğu Cephesi’ne kadar koşup durmuştu. İşte o yüz binlerce kayıp neferden kurtulup Tire’ye ulaşabilenlerden biri de Ali Başargan’dı. Torunu Selahattin kardeşimden dinlemiştim; Mısır’dan geçerken korkudan bir kuyuya saklanmışlar. Yaşadıkları bu korkunç çilelerden dolayı ben bu süreci "Gayya Kuyusu" olarak adlandırıyorum. Bilirsiniz, İslam inancında Gayya, en şiddetli cezaların çekildiği cehennem kuyusudur. Ali Çavuş’un aç susuz katettiği o binlerce kilometrelik yol da adeta cehennemin Gayya kuyusunu aratmamıştır. Başlıkta sözünü ettiğim "Kan Kuyusu" ise Hristiyanlık geleneğinde, kiliseye büyük katkı sağlamış kişilerin kemiklerinin saklandığı yerdir. Bugün Tire’deki Kurtuluş İlkokulu’nun üst tarafında eski bir kilisenin var olduğunu biliyoruz. Okulun bahçesindeki bir kuyudan hep söz edilirdi; güya Yunan askerleri çekilirken bando aletlerini bu kuyuya saklamışlar. İşte o aletleri bulup çıkaran yine bizim Ali Çavuş’tur. Kendisi aynı zamanda Tire Bandosu’nu kuran adamdır; bu yüzden bando tarihinde adı altın harflerle yazılıdır. (Hatta bu konuda sevgili Orhan Aksay hocamızın değerli bir kitap çalışması da olmuştu.) Ali Çavuş Tire’ye döndükten sonra boş durmaz. Önce Yalınayak Meydanı’ndaki ahşap çerçeveli bir mekânda, ardından da Tire İstasyonu’nda kahvecilik yapar. Ama aklı fikri, kafasındaki o büyük projeyi, yani gazoz üretme fikrini hayata geçirmektedir.   ALİ ÇAVUŞ “BAŞARGAN” MARKASI İLE SEKTÖRE GİRİYOR Yıl 1924... Ülke Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış, kuruluş ve topyekûn kalkınma hamleleriyle küllerinden doğmaya çalışmaktadır. Ali Çavuş da bu seferberlik ruhundan etkilenmiş olacak ki, elindeki kıt imkânlarla gazoz işine girişir. Anlatılanlara göre, o dönem Tire’den İzmir’e göç eden Yahudi bir vatandaşımızın da bu işte katkısı olmuştur. Fakat ne olursa olsun, buradaki asıl itici güç Ali Çavuş'un girişimci ruhudur. Tire, su bakımından çok şanslı bir coğrafyaydı. Değirmendere, Paşa Çeşmesi ve Kaplan bölgesinden gelen tertemiz, gür suları vardı. Hatta eskiden Değirmendere’de akan suyun 37 değirmeni aynı anda çalıştırdığını duyup hayret etmiştim. Şimdilerde buraların susuzluk çektiğini gördükçe, "Nereye gitti bu güzelim sular?" demekten kendimi alamıyorum. İşte Ali Çavuş, bu harika sularla gazoz üretimine ilk olarak İstasyondaki kahvehanesinde başlar. Daha sonra işi büyüterek imalathanesini Balcı Caddesi’ndeki mekânına taşır. (Balcı Caddesi; Gümüşpala Caddesi’ne güneyden paralel, İtfaiye Meydanı’na açılan ve eski Hilal Eczanesi’nden başlayan bir caddedir.) Yerini tam tarif etmek gerekirse; gazoz imalathanesi, bir zamanlar Ratıp Usta’nın çıraklarından rahmetli Aydın’a ait olan Lale Meyhanesi’nin bulunduğu yerdeydi. Ali Çavuş’un "Başargan" markasıyla ürettiği sade ve portakallı gazozlar kısa sürede çok sevilir. Tahta kasalar içinde 24 adet olarak satışa sunulan bu şişelerin üzerinde "Başargan" damgası bulunuyordu. Dönemine göre oldukça albenili olan bu şişeleri kimin dizayn ettiği bilinmez ama tasarımı çok şıktı. Yakın dostum Selahattin Başargan’ın paylaştığı günlük üretim ve dağıtım rakamlarını duyunca gözlerime inanamadım. Dağıtım ağı o yıllara göre muazzam bir coğrafyayı kapsıyordu: Doğuda Beydağ ve Ödemiş; kuzeyde Bayındır ve köyleri; batıda ise Selçuk ve Torbalı’ya kadar uzanan geniş bir çevreye gazoz gönderiliyordu. İlk yıllarda eşek sırtında ve at arabalarıyla yapılan bu sevkiyatlar, ilerleyen yıllarda yerini kamyonlara bıraktı. 1990 yılında üretimi son bulana kadar bu yerli marka, Tire’ye tam 66 yıl hizmet etti. Sonra, yine annemin deyimiyle, o çok uluslu "kara su ve sarı su" (kola ve fanta) piyasaya girdi ve bizim yerli markalarımızın sonunu getirdi. Oysa biz kendi markamız olan Başargan’ı çok sevmiştik. Olayın boyutunu anlamanız için kendi hayatımdan bir örnek vereyim: Babam Belir Doğan’ın Tire’deki esnaf kahvesinde, sadece pazartesi ve perşembe günleri 20'şer kasadan haftada toplam 40 kasa Başargan gazozu tüketilirdi. Varın siz hesap edin tüm Küçük Menderes Havzası’ndaki, köylerdeki, kasabalardaki tüketim kapasitesini! Torun Selahattin Başargan durumu şöyle özetliyor: "O yıllarda Tire’nin nüfusu 20 bin civarıydı ve biz Tire’de her insana bu gazozu içiriyorduk." Ne yazık ki "dışa açılıyoruz" derken yerli markalarımızı birer birer kaybettik. Oysa o markalar ne büyük çilelerle, ne emeklerle kurulmuştu; kaç aile oradan ekmek yiyordu... Ülkemiz bu kontrolsüz küreselleşmeden nasibini fazlasıyla aldı. Birçok insana iş ve aş sağladığı için rahmetli Ali Başargan aslında çok ulvi bir iş başarmıştı.   ÇOCUKLUĞUMUZUN VE GENÇLİĞİMİZİN İLKLERİ Bizim çocukluğumuzda sinema önlerinde "Gazcı" dediğimiz seyyar satıcı amcalarımız vardı. Sinema önünde çekirdek ve gazoz satarlardı. Bizler için en lüks, en değerli tüketim malzemesi onlardı: Kâğıt külah içinde çekirdek ve buz gibi bir gazoz... İlk kez bakıştığın karşı cinse sinemada gazoz ikram etmek, belki de o gün alınabilecek en olumlu yanıtın anahtarı, en değerli hediyesiydi. Gazoz, o yokluk yıllarında sevgi, aşk ve ilgi gibi ulvi duyguları ayağa kaldıran sihirli bir içecekti. Tahta sandalyelerde masumca oturup filmi izlerken, bir elimizde gazoz, göz ucuyla da kaçamak bakışlar fırlatırdık. O yüzden bizim kuşak Gazcı amcalarını hiç unutmaz; Tire’de herkesin onlarla ilgili güzel bir anısı mutlaka vardır. Ali Başargan, filmlere konu olacak cinsten çileli bir ömrün ardından döndüğü Tire’deki yeni hayatında hemen bu gazoz işine sarılmıştı. Acaba bu girişimde, cephelerde hiç yaşayamadığı o gençlik yıllarının, o neşeli günlerin özlemi var mıydı? Bilinmez... Ama ne olursa olsun, 1924’te yaktığı o meşaleyle Tire’nin ilk ve en büyük markalarından birini yaratmayı başardı. BAŞARGAN AİLESİNİ DAHA YAKINDAN TANIYALIM Tire’de Başargan ailesini tanımayan yoktur. İlçenin sosyal ve kültürel hayatında hep var olmuş, eğitim seviyesi oldukça yüksek bir ailedir. Yemen ellerinden dönen Ali Başargan evlendikten sonra ilk çocukları bir kız olur ancak onu erken yaşta kaybederler. Sonrasında ise arkası arkaya tam altı erkek çocukları dünyaya gelir: Kenan, Şakir, Adnan, İskender, Erdoğan ve Tire Lisesi’nin emektar öğretmenlerinden Ali Başargan. Bu altı kardeşten sonra gelen jenerasyonun çoğunun öğretmenliğini yapma şerefine erdim. Kenan’ın çocukları Güzin ve Mehmet Akif; İskender’in kızları Nur ve Nuray; Erdoğan’ın kızı Arzu; şu an Ege Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Üyesi olan arkadaşımız Aytekin Başargan... Şakir Başargan’ın oğlu, sınıf arkadaşım Pilot Yüzbaşı Gültekin Başargan’ı ise maalesef trajik bir uçak kazasında kaybetmiştik. Aliağa Petkim tesislerinden emekli olan okul arkadaşım Selahattin Başargan ise şu anda Tire’de aktif olarak dağcılık faaliyetleri yürütüyor. Bu tarihi yazının ortaya çıkmasında Selahattin kardeşimin payını mutlaka belirtmeliyim; bana bu yolda çok büyük katkısı oldu. Bu arada ismi aklıma gelmeyip de sayamadığım aile fertleri varsa lütfen kusura bakmasınlar, kendilerinden peşinen özür dilerim. SEHA GİDEL VE ŞAKİR BAŞARGAN Kendi kabuğumuzun içinde üretip yine kendimizin tükettiği o güzel yıllar... Küçük Menderes Havzası’nın verimli topraklarına ne eksen fazlasıyla aldığımız dönemlerdi. Tütün başta olmak üzere, kendir ve buna bağlı olarak urgancılık Tire’nin en büyük gelir kaynaklarıydı. Tire lokantaları ve meyhaneleri dolup taşar, müşterilerine neşeyle hizmet ederdi. Entelektüel düzeyleri oldukça yüksek olan SehaGidel hoca ile Şakir Başargan, Tire’de kendi kafalarına uyan yakın arkadaş grubuyla bir araya gelirlerdi. Sabahları Babaoğlu’nda başlayan yemek fasılları, öğleden sonra Güven ya da Gökçen lokantalarında devam ederdi. Gerçi o yıllarda Ratıp Usta başta olmak üzere Asmalı Meyhane ile Büyük ve Küçük Havuzlu mekânlar çok meşhurdu. İnsanlar bu meyhanelerde saatlerce oturur, memleket meselelerinden sanata kadar her şeyi derin sohbetlerle masaya yatırırlardı. Günümüzde ne o eski lokantalar kaldı ne de o meyhaneler... Hatta derinlemesine sohbet edecek insan bile tükendi. Bu konuda anlatılacak çok şey var, hikâyeleri burada bitmez; ancak bu iki değerli insanı, Seha Hoca ve Şakir Başargan'ı bir arada anmak istedim. Işıklar içinde uyusunlar. Yine aynı yıllarda ressam ve dama ustası Ali Mumcu, İstanbul Darülfünun mezunu Kamil Duman, ressam Arifoğlu Mehmet ve daha niceleri... Hepsi entelektüel yönü çok güçlü, ilçeye değer katan insanlardı. Hepsinin ruhu şad olsun, ışıklar içinde uyusunlar. SON SÖZ YERİNE Ali Başargan’ın genç yaşta cephelerde başlayan çileli ömrü, savaşın bitimiyle birlikte yerini bir ülkenin yeniden inşası mücadelesine bıraktı. Yeni kurulan Türkiye'nin üretime ve değer yaratmaya şiddetle ihtiyacı vardı; o da bu seferberlikte gövdesini taşın altına koymaktan çekinmedi. Bir insan ömrüne sığan bu hikâyede, onun boyundan katbekat büyük işler başardığına hepimiz şahit oluyoruz. Bugün bizler, onların çektiği o büyük eziyetlerin ve döktükleri alın terinin konforu üzerinde oturuyoruz. Geçmişini unutan ya da unutturan bir ulus ne ileriye gidebilir ne de gelecekte başarılı olabilir. Ali Çavuş ve onun gibi bu ülkenin temeline harç koyan tüm kahramanlarımızı saygı ve minnetle anıyorum. Not: Fotoğraflar için Emekli Elektrik Mühendisi Selahattin Başargan’a teşekkürler.
Ekleme Tarihi: 13 Temmuz 2026 -Pazartesi

Başargan Ali Çavuş'un Öyküsü

YEMEN’DEKİ GAYYA KUYUSUNDAN TİRE’DE KAN KUYUSUNA: BAŞARGAN ALİ ÇAVUŞ’UN ÖYKÜSÜ
Onlar kurtuluş için canlarını ortaya koyup, sonra da kuruluşta var olma mücadelesi verdiler.
Yemen Türküsü’nü bilirsiniz; dönemeyenler için yakılmış derin bir ağıttır. Her sözü insanı alıp uzaklara götürür; dinleyen herkes o ezgide geçmişinden, kendi hikâyesinden bir parça bulur. "Burası Huş’tur, yolu yokuştur; giden gelmiyor, acep ne iştir?" dizeye dökülmüştür dökülmesine de, Tireli Ali Çavuş, umutların tükendiği o Yemen çöllerinden geri dönmeyi başaran parmakla sayılacak birkaç kişiden biridir.
Yemen neresi, Tire neresi... Arada binlerce kilometrelik bir mesafe var. Rahmetli annem anlatırdı; eskiden Tire’den hacca gidenler, her türlü teçhizatları ve develeriyle çölü aşarak ancak altı ayda dönebilirlermiş. Ali Çavuş ise aç, susuz ve yayan olarak; gündüzleri çalı diplerinde saklanıp geceleri yürüyerek aşmış bu amansız yolu.
Tire’de eskiler ona "Ali Çavuş" derlerdi. Osmanlı’nın son döneminde askere alınmış; ömürlerinin en güzel 6 ila 12 yılını cephelerde, savaş meydanlarında tüketmiş o talihsiz nesildendi. Gün yüzü görmeden Yemen çöllerinden Irak’a, Suriye’den Balkanlar’a ve Doğu Cephesi’ne kadar koşup durmuştu. İşte o yüz binlerce kayıp neferden kurtulup Tire’ye ulaşabilenlerden biri de Ali Başargan’dı.
Torunu Selahattin kardeşimden dinlemiştim; Mısır’dan geçerken korkudan bir kuyuya saklanmışlar. Yaşadıkları bu korkunç çilelerden dolayı ben bu süreci "Gayya Kuyusu" olarak adlandırıyorum. Bilirsiniz, İslam inancında Gayya, en şiddetli cezaların çekildiği cehennem kuyusudur. Ali Çavuş’un aç susuz katettiği o binlerce kilometrelik yol da adeta cehennemin Gayya kuyusunu aratmamıştır.
Başlıkta sözünü ettiğim "Kan Kuyusu" ise Hristiyanlık geleneğinde, kiliseye büyük katkı sağlamış kişilerin kemiklerinin saklandığı yerdir. Bugün Tire’deki Kurtuluş İlkokulu’nun üst tarafında eski bir kilisenin var olduğunu biliyoruz. Okulun bahçesindeki bir kuyudan hep söz edilirdi; güya Yunan askerleri çekilirken bando aletlerini bu kuyuya saklamışlar. İşte o aletleri bulup çıkaran yine bizim Ali Çavuş’tur. Kendisi aynı zamanda Tire Bandosu’nu kuran adamdır; bu yüzden bando tarihinde adı altın harflerle yazılıdır. (Hatta bu konuda sevgili Orhan Aksay hocamızın değerli bir kitap çalışması da olmuştu.)
Ali Çavuş Tire’ye döndükten sonra boş durmaz. Önce Yalınayak Meydanı’ndaki ahşap çerçeveli bir mekânda, ardından da Tire İstasyonu’nda kahvecilik yapar. Ama aklı fikri, kafasındaki o büyük projeyi, yani gazoz üretme fikrini hayata geçirmektedir.
 
ALİ ÇAVUŞ “BAŞARGAN” MARKASI İLE SEKTÖRE GİRİYOR
Yıl 1924... Ülke Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış, kuruluş ve topyekûn kalkınma hamleleriyle küllerinden doğmaya çalışmaktadır. Ali Çavuş da bu seferberlik ruhundan etkilenmiş olacak ki, elindeki kıt imkânlarla gazoz işine girişir. Anlatılanlara göre, o dönem Tire’den İzmir’e göç eden Yahudi bir vatandaşımızın da bu işte katkısı olmuştur. Fakat ne olursa olsun, buradaki asıl itici güç Ali Çavuş'un girişimci ruhudur.
Tire, su bakımından çok şanslı bir coğrafyaydı. Değirmendere, Paşa Çeşmesi ve Kaplan bölgesinden gelen tertemiz, gür suları vardı. Hatta eskiden Değirmendere’de akan suyun 37 değirmeni aynı anda çalıştırdığını duyup hayret etmiştim. Şimdilerde buraların susuzluk çektiğini gördükçe, "Nereye gitti bu güzelim sular?" demekten kendimi alamıyorum.
İşte Ali Çavuş, bu harika sularla gazoz üretimine ilk olarak İstasyondaki kahvehanesinde başlar. Daha sonra işi büyüterek imalathanesini Balcı Caddesi’ndeki mekânına taşır. (Balcı Caddesi; Gümüşpala Caddesi’ne güneyden paralel, İtfaiye Meydanı’na açılan ve eski Hilal Eczanesi’nden başlayan bir caddedir.) Yerini tam tarif etmek gerekirse; gazoz imalathanesi, bir zamanlar Ratıp Usta’nın çıraklarından rahmetli Aydın’a ait olan Lale Meyhanesi’nin bulunduğu yerdeydi.
Ali Çavuş’un "Başargan" markasıyla ürettiği sade ve portakallı gazozlar kısa sürede çok sevilir. Tahta kasalar içinde 24 adet olarak satışa sunulan bu şişelerin üzerinde "Başargan" damgası bulunuyordu. Dönemine göre oldukça albenili olan bu şişeleri kimin dizayn ettiği bilinmez ama tasarımı çok şıktı.
Yakın dostum Selahattin Başargan’ın paylaştığı günlük üretim ve dağıtım rakamlarını duyunca gözlerime inanamadım. Dağıtım ağı o yıllara göre muazzam bir coğrafyayı kapsıyordu: Doğuda Beydağ ve Ödemiş; kuzeyde Bayındır ve köyleri; batıda ise Selçuk ve Torbalı’ya kadar uzanan geniş bir çevreye gazoz gönderiliyordu. İlk yıllarda eşek sırtında ve at arabalarıyla yapılan bu sevkiyatlar, ilerleyen yıllarda yerini kamyonlara bıraktı.
1990 yılında üretimi son bulana kadar bu yerli marka, Tire’ye tam 66 yıl hizmet etti. Sonra, yine annemin deyimiyle, o çok uluslu "kara su ve sarı su" (kola ve fanta) piyasaya girdi ve bizim yerli markalarımızın sonunu getirdi. Oysa biz kendi markamız olan Başargan’ı çok sevmiştik.
Olayın boyutunu anlamanız için kendi hayatımdan bir örnek vereyim: Babam Belir Doğan’ın Tire’deki esnaf kahvesinde, sadece pazartesi ve perşembe günleri 20'şer kasadan haftada toplam 40 kasa Başargan gazozu tüketilirdi. Varın siz hesap edin tüm Küçük Menderes Havzası’ndaki, köylerdeki, kasabalardaki tüketim kapasitesini! Torun Selahattin Başargan durumu şöyle özetliyor: "O yıllarda Tire’nin nüfusu 20 bin civarıydı ve biz Tire’de her insana bu gazozu içiriyorduk."
Ne yazık ki "dışa açılıyoruz" derken yerli markalarımızı birer birer kaybettik. Oysa o markalar ne büyük çilelerle, ne emeklerle kurulmuştu; kaç aile oradan ekmek yiyordu... Ülkemiz bu kontrolsüz küreselleşmeden nasibini fazlasıyla aldı. Birçok insana iş ve aş sağladığı için rahmetli Ali Başargan aslında çok ulvi bir iş başarmıştı.
 
ÇOCUKLUĞUMUZUN VE GENÇLİĞİMİZİN İLKLERİ
Bizim çocukluğumuzda sinema önlerinde "Gazcı" dediğimiz seyyar satıcı amcalarımız vardı. Sinema önünde çekirdek ve gazoz satarlardı. Bizler için en lüks, en değerli tüketim malzemesi onlardı: Kâğıt külah içinde çekirdek ve buz gibi bir gazoz... İlk kez bakıştığın karşı cinse sinemada gazoz ikram etmek, belki de o gün alınabilecek en olumlu yanıtın anahtarı, en değerli hediyesiydi. Gazoz, o yokluk yıllarında sevgi, aşk ve ilgi gibi ulvi duyguları ayağa kaldıran sihirli bir içecekti.
Tahta sandalyelerde masumca oturup filmi izlerken, bir elimizde gazoz, göz ucuyla da kaçamak bakışlar fırlatırdık. O yüzden bizim kuşak Gazcı amcalarını hiç unutmaz; Tire’de herkesin onlarla ilgili güzel bir anısı mutlaka vardır.
Ali Başargan, filmlere konu olacak cinsten çileli bir ömrün ardından döndüğü Tire’deki yeni hayatında hemen bu gazoz işine sarılmıştı. Acaba bu girişimde, cephelerde hiç yaşayamadığı o gençlik yıllarının, o neşeli günlerin özlemi var mıydı? Bilinmez... Ama ne olursa olsun, 1924’te yaktığı o meşaleyle Tire’nin ilk ve en büyük markalarından birini yaratmayı başardı.
BAŞARGAN AİLESİNİ DAHA YAKINDAN TANIYALIM
Tire’de Başargan ailesini tanımayan yoktur. İlçenin sosyal ve kültürel hayatında hep var olmuş, eğitim seviyesi oldukça yüksek bir ailedir. Yemen ellerinden dönen Ali Başargan evlendikten sonra ilk çocukları bir kız olur ancak onu erken yaşta kaybederler. Sonrasında ise arkası arkaya tam altı erkek çocukları dünyaya gelir: Kenan, Şakir, Adnan, İskender, Erdoğan ve Tire Lisesi’nin emektar öğretmenlerinden Ali Başargan.
Bu altı kardeşten sonra gelen jenerasyonun çoğunun öğretmenliğini yapma şerefine erdim. Kenan’ın çocukları Güzin ve Mehmet Akif; İskender’in kızları Nur ve Nuray; Erdoğan’ın kızı Arzu; şu an Ege Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Üyesi olan arkadaşımız Aytekin Başargan... Şakir Başargan’ın oğlu, sınıf arkadaşım Pilot Yüzbaşı Gültekin Başargan’ı ise maalesef trajik bir uçak kazasında kaybetmiştik.
Aliağa Petkim tesislerinden emekli olan okul arkadaşım Selahattin Başargan ise şu anda Tire’de aktif olarak dağcılık faaliyetleri yürütüyor. Bu tarihi yazının ortaya çıkmasında Selahattin kardeşimin payını mutlaka belirtmeliyim; bana bu yolda çok büyük katkısı oldu. Bu arada ismi aklıma gelmeyip de sayamadığım aile fertleri varsa lütfen kusura bakmasınlar, kendilerinden peşinen özür dilerim.
SEHA GİDEL VE ŞAKİR BAŞARGAN
Kendi kabuğumuzun içinde üretip yine kendimizin tükettiği o güzel yıllar... Küçük Menderes Havzası’nın verimli topraklarına ne eksen fazlasıyla aldığımız dönemlerdi. Tütün başta olmak üzere, kendir ve buna bağlı olarak urgancılık Tire’nin en büyük gelir kaynaklarıydı. Tire lokantaları ve meyhaneleri dolup taşar, müşterilerine neşeyle hizmet ederdi.
Entelektüel düzeyleri oldukça yüksek olan SehaGidel hoca ile Şakir Başargan, Tire’de kendi kafalarına uyan yakın arkadaş grubuyla bir araya gelirlerdi. Sabahları Babaoğlu’nda başlayan yemek fasılları, öğleden sonra Güven ya da Gökçen lokantalarında devam ederdi. Gerçi o yıllarda Ratıp Usta başta olmak üzere Asmalı Meyhane ile Büyük ve Küçük Havuzlu mekânlar çok meşhurdu. İnsanlar bu meyhanelerde saatlerce oturur, memleket meselelerinden sanata kadar her şeyi derin sohbetlerle masaya yatırırlardı.
Günümüzde ne o eski lokantalar kaldı ne de o meyhaneler... Hatta derinlemesine sohbet edecek insan bile tükendi. Bu konuda anlatılacak çok şey var, hikâyeleri burada bitmez; ancak bu iki değerli insanı, Seha Hoca ve Şakir Başargan'ı bir arada anmak istedim. Işıklar içinde uyusunlar.
Yine aynı yıllarda ressam ve dama ustası Ali Mumcu, İstanbul Darülfünun mezunu Kamil Duman, ressam Arifoğlu Mehmet ve daha niceleri... Hepsi entelektüel yönü çok güçlü, ilçeye değer katan insanlardı. Hepsinin ruhu şad olsun, ışıklar içinde uyusunlar.
SON SÖZ YERİNE
Ali Başargan’ın genç yaşta cephelerde başlayan çileli ömrü, savaşın bitimiyle birlikte yerini bir ülkenin yeniden inşası mücadelesine bıraktı. Yeni kurulan Türkiye'nin üretime ve değer yaratmaya şiddetle ihtiyacı vardı; o da bu seferberlikte gövdesini taşın altına koymaktan çekinmedi. Bir insan ömrüne sığan bu hikâyede, onun boyundan katbekat büyük işler başardığına hepimiz şahit oluyoruz.
Bugün bizler, onların çektiği o büyük eziyetlerin ve döktükleri alın terinin konforu üzerinde oturuyoruz. Geçmişini unutan ya da unutturan bir ulus ne ileriye gidebilir ne de gelecekte başarılı olabilir. Ali Çavuş ve onun gibi bu ülkenin temeline harç koyan tüm kahramanlarımızı saygı ve minnetle anıyorum.
Not: Fotoğraflar için Emekli Elektrik Mühendisi Selahattin Başargan’a teşekkürler.
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve buyuktire.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.