Tevfik’in hayat hikâyesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun en karanlık dönemlerine rastlar. Kendisi 19. yüzyılın son çeyreğinde, 1886 yılında dünyaya gözlerini açar. Bu yıllar, Osmanlı’nın artık devrini tamamladığı, çağa ayak uydurma çabalarının sonuç vermediği demlerdir. Koca imparatorluk her cephede tek tek fire vermekte; padişah II. Abdülhamid ise ülkeyi dönemin getirdiği zorunluluklar ve oldukça sert koşullarla yönetmektedir. İşte Tevfik, tam bu fırtınalı günlerde Tire’nin Batı Mahallesi’nde dünyaya gelir.
Çocukluğunun geçtiği yıllar gerçekten çok zorludur. Ailesine destek olmak için mahallesinde bulunan, bir Rum’a ait zeytinyağı işliğinde (yağhane) işe başlar. Askere gidene kadar da burada çalışır. O yıllarda henüz elektrik olmadığı için işlikteki her şey insan ya da hayvan gücüyle yürütülmektedir. Örneğin, ezici yuvgu taşlarını döndüren bir çift beygirdir. Ezilen zeytinlerin çuvallara konularak sıkıştırıldığı mengene işleri ise tamamen insan gücüne dayanır. İşte genç Tevfik, kalın bodurgacı (mengeneyi sıkıştırmaya yarayan kalın kalas) kendi bilek gücüyle çevirerek yağhanedeki o ağır işi göğüslemektedir.
Zamanı geldiğinde Tevfik askere çağrılır. Gidiş o gidiştir... İlk durağı uzak Yemen elleri olacaktır. Dönemin şartlarında hiçbir iletişim aracının bulunmadığı o günlerde, Anadolu insanının kabullendiği tek bir gerçek vardır: "Oğul askere gitti, elbet bir gün döner gelir."
ÖNCE YEMEN, ARDINDAN KAFKASYA: SAVAŞIN TAM ORTASINDA
Balkan Savaşları’nın patlak vermesi ve ardından gelen genel seferberlikle birlikte Tevfik, önce buralarda çarpışır, ardından da Yemen’e sevk edilir. Dile kolay; aralıksız on bir yıl süren bir askerlik hikâyesidir bu. Yemen’in amansız sıcaklarında, açlık ve susuzluk içinde, yeri geldiğinde böcek ve ot yiyerek kutsal Medine şehrini savunma görevini üstlenir. Tarihe Hicaz-Yemen Cephesi olarak geçen bu çetin mücadelede Osmanlı, İngilizlerin kışkırtmasıyla ayaklanan bazı yerel kabilelere karşı dört tümenle bölgeyi kahramanca savunmuştur.
Tevfik buralarda zorlu tecrübeler edinmiş ve cephede yaşadıkları onda derin izler bırakmıştır. Oğlu Orhan Karayazgan, babasının o günlere dair şu acı sözlerini aktarır: "Bizler o çöllerde onlar için savaşırken, onlar bizi arkamızdan vurup karnımızda altın arıyorlardı."
Yemen’den yorgun ve yaralı dönen bu kara yağız, güçlü kuvvetli Anadolu delikanlısı, soluklanamadan bu kez de Kafkas Cephesi’ne sevk edilir. Cihan Harbi’nin en çetin geçtiği bu cephede savaş tüm hızıyla sürerken, takvimler 17 Ekim 1917’yi gösterdiğinde Rusya’da Vladimir İlyiç Lenin liderliğinde Bolşevik İhtilali gerçekleşir. İşçi ve köylü sınıflarının yönetimi ele geçirmesiyle Rusya savaştan çekilme kararı alır ve böylelikle Kafkasya’daki çarpışmalar da sona erer.
Ancak savaşın son günlerinde bizim Tireli Tevfik, meydanda çok ağır yaralanmıştır. Süngü darbeleriyle belden aşağısı adeta delik deşiktir. Muharebe bittikten sonra savaş meydanında dolaşan ve canlı bir iz arayan Rus askerlerinden biri, ölülerin arasında bir inilti duyar. Eğilip baktığında, çamurlar içindeki bu askerin hâlâ nefes aldığını fark eder. Can çekişmekte olan Tevfik’i hemen oradan alıp Bakü’deki bir askeri hastaneye kaldırırlar. Savaş alanında günlerce aç ve susuz kalan Tevfik, bir tesadüf eseri hayata tutunmuş, kaderi ona yeni bir kapı açmıştır. Rus hekimlerin aylarca süren titiz tedavileri sonucunda sağlığına kavuşsa da bacağında kalan hasar nedeniyle hayatı boyunca aksayarak yürüyecektir. O artık memleketi Tire’ye döndüğünde "Topal Tevfik" olarak anılacaktır.
Yazgısı savaşlarla yoğrulmuş bu yiğide, 1933 yılında Soyadı Kanunu çıktığında, yaşadığı tüm bu çileli ömrü özetleyen "Karayazgan" soyadı verilir. Cephelerden ancak kırklı yaşlarına doğru dönebildiği için evliliği ve yuva kurması da gecikmiştir. İlk evladını ancak 1924 yılında, 38 yaşındayken kucağına alabilir. En küçük çocuğuna ise 1937 yılında, 51 yaşındayken sahip olur. Onu hayata geç döndüren, gençliğini çalan şey bizzat o amansız savaşların ta kendisidir.
YAĞHANEYE SAHİP OLMAK: EMEKLE YAZILAN YENİ BİR DEVİR
Savaşlar nihayete erip küllerinden yepyeni bir Türkiye Cumhuriyeti doğduğunda, cepheden dönen her gazi gibi Tevfik de çilelerini yüreğine gömüp vatanın imarı için kollarını sıvar. Mübadele döneminde Rumların memleketi terk etmesiyle, çocukken boğaz tokluğuna çalıştığı Batı Mahallesi’ndeki o eski zeytinyağı işliği boşta kalır. Tevfik burayı devralır; gece gündüz çalışıp çabalayarak işliği yeniden ayağa kaldırır ve ailesine onurlu bir gelecek hazırlar.
Tevfik Karayazgan’ın bu evlilikten bir erkek, üç kız olmak üzere dört evladı olur. Büyük kızı 1924 doğumludur. 1930 yılında dünyaya gelen tek oğlu Orhan Karayazgan ise ilerleyen yıllarda babasının mesleğini devralacak ve bu tarihi yağhaneyi 1990 yılına kadar aralıksız işletecektir. Orhan Amca, bugün 90'lı yaşlarının getirdiği bilgeliğe rağmen hâlâ Tire sokaklarında saygın bir çınar olarak yürümektedir.
BİR ADAMIN YAŞAM MÜCADELESİNDEN ÜLKEYE KALAN MİRAS
Savaş meydanında ölüme ramak kala kurtarılan o tek bir askerin, ülkenin geleceğine nasıl bir miras bıraktığına bakmak gerekir:
Topal Tevfik’in soyundan gelen sonraki kuşaklar, Cumhuriyet Türkiye’sinin kalkınmasında çok önemli roller üstlenmişlerdir.
· En büyük kızının çocuklarından biri fedakâr bir öğretmen, oğlu ise İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu başarılı bir mühendis olup uzun yıllar İstanbul Büyükşehir Belediyesinde teknik sorumlu olarak hizmet etmiştir.
· İkinci kızının evlatlarından biri tıp doktoru, diğeri ise öğretmen olarak vatana hayırlı hizmetlerde bulunmuştur.
· Oğlu Orhan Karayazgan'ın üç oğlu da Tire'de iş güç sahibi, saygın bireyler olarak yetişmiştir.
· En küçük kızının büyük oğlu mühendislik eğitimi alarak uzun yıllar Tire Kutsan A.Ş.’de görev yapmış, küçük oğlu ise sanayide ata mesleğini sürdürmüştür.
Bir tesadüf eseri savaş meydanından çekip çıkarılan bir can, ardında koca bir cumhuriyet kuşağı ve ülke ekonomisine değer katan onlarca eğitimli insan bırakmıştır.
GEÇMİŞİN AYNASINDA BUGÜNÜ DÜŞÜNMEK
Yukarıda anlattığım bu gerçek yaşam hikâyesinin üzerinden henüz sadece yüz yıllık bir zaman geçti. Bugün Tire'de orta yaş grubunda olan pek çok hemşerimizin dedesi ya da büyük dedesidir bu kahramanlar. Onlar hayatlarının baharında, vatan uğruna binlercesiyle cephelerde eriyip gittiler. Geriye dönebilen bir elin parmakları kadarı ise bedenlerindeki ağır hasarlarla, sakatlıklarla bu ülkeyi sıfırdan kurdular. Topal Tevfik de işte o adsız kahramanlardan sadece biriydi. Soyadı Kanunu çıktığında aldığı "Karayazgan" soyadı, adeta o kuşağın alnına yazılan o çetin kara yazgıyı simgeler.
Vatanın her bir ferdi böylesine amansız bir seferberlikten geçmişken, günümüze geldiğimizde yeni nesillerin bu büyük fedakârlıklardan habersiz, sadece birer tüketim nesnesi haline gelmesi düşündürücüdür. Bu kopuşun, bu bellek kaybının sebepleri üzerinde hepimizin durması gerekir. Sanki bu topraklarda hiç acı çekilmemiş, bu cumhuriyet gökten zembille inmiş gibi bir umursamazlık hâkim...
Bu ülkenin hiç de kolay kazanılmadığını ve hangi bedellerle kurulduğunu yeni kuşaklara aktarmak, Topal Tevfiklerin aziz hatırasına karşı en büyük borcumuzdur.

