HARLAK’IN DARACIK KORİDORLARINDAN SÜZÜLÜP İNERKEN
Aklıma neler geldi neler... Daldım gittim yüzlerce yıl öncesinin derinliklerine. Bu sıradan taş yapılı, tek katlı evlerde kimler kimler yaşadı bir zamanlar, nerelerden geldiler? Bilemeyiz elbette... Ancak bu sert yokuşla son bulan Harlak semtinde Tire’nin çok eski yerli halkından insan aramak pek mümkün değildir.
Hele meydanda, o kara selvinin altında yatan kimdir acaba? Belki de yüzlerce yıl önce buraya yerleşen ilk topluluğun, o ataların önderiydi... Bazı evlerin bahçelerinde de bu tür garip mezarları görmek mümkündür. Hatta yolun tam kenarında yatan o ata mezarına ne demeli?
Harlak'ın hemen batısından Beyler Deresi, biraz daha ilerisinden ise Bedri Bey Deresi akar; her ikisi de aşağıda Küçük Menderes Nehrine kavuşur. Adlarını derelere, çaylara verecek kadar değerli olan bu beyler kimlerdir acaba?
Rahmetli annem, çocukluğu buralarda geçtiği için anlatırdı: Harlak Meydanı’nda ulu bir çınar ağacı ve dibinden gürül gürül akan bir su varmış... Şimdilerde ne o heybetli çınar var ne de o su... Zaten semtin adı da bu coşkulu akıntıdan gelir; bizler güçlü akan sular için "harıl harıl akıyor" deriz ya, Harlak da adını o gür sudan almıştır.
Harlak’ın kuzeybatısında, 15. yüzyıldan kalma devasa bir yapı yükselir: Yavukluoğlu Külliyesi. Bu muazzam eseri zamanında Yavukluoğlu ailesi yaptırmıştır; hatta bünyesinde bir rasathane kulesinin dahi olduğu söylenir. Harabeye dönen külliye, bir dönemin bakanlarından hemşehrimiz Halil Çulhaoğlu sayesinde ayağa kaldırıldı. Külliyeler, aynen manastır kültüründe olduğu gibi geleneksel olarak kentin biraz dışında kurulan yapılardır. Bizde de Molla Arap olsun, Şeyh Camii olsun; hepsi kentin dış çeperlerinde kurulmuş birer yatılı yüksekokul niteliğindedir.
HARLAK’TA BİR AİLE VE EMEK MÜCADELESİ
Hilmi ve Nebahat İşeri çifti, 1950’li yılların başında Tire’nin en batısında, kente hâkim bir tepede mütevazı yuvalarını kurarlar. Yokluk yıllarıdır... Harlak’ta hemen her aile urgan işlediğine göre, bu ailenin geçim kaynağı da elbette urgancılıktır. Ailenin altı erkek evladı olur. Ben bu kardeşlerin tamamına yakınını tanırım; ilk ikisi benim akranımdır, diğer bazılarının ise lisede öğretmenlik yaparken derslerine girdim.
Geçenlerde Tire sokaklarını arşınlarken eski öğrencim Kudret İşeri ile ayaküstü karşılaştım. Harlak doğumlu olduğunu bildiğim için söz döndü dolaştı Harlak’a geldi. Ailesi, bahçelerindeki urgan tezgâhında gece gündüz urgan işleyerek hayata tutunmuş, o zorluklar içinde altı evladını birden okutmayı başarmıştı. Zaten İşeri ailesi, soyadlarından da anlaşılacağı üzere kelimenin tam anlamıyla "işinin eri" insanlardı.
Sonuçta bu altı çocuktan ilk ikisi Kenan ve Celal uzman doktor oldular. Üç numara kardeş ise hepsinden zeki olmasına rağmen biraz delişmen bir ruha sahip olduğu için liseyi bitirdikten sonra Tire’nin büyük bir firmasında çalışıp oradan emekli oldu. Son üç kardeşe gelirsek; ikizlerden Kudret liseden sonra iş insanı olurken, ikizi Hikmet ile küçük kardeşleri İmran emekli astsubay oldular. Onlar çalışmanın ve helal rızkın değerini daha çocuk yaşta ailelerinden öğrenmişlerdi.
AİLE KÖKLERİME VE ANNEME DÂİR
Annem de zaman zaman Harlak’ın tepesine doğru süzülerek, biraz da yorularak akrabalarının yanına giderdi. Ben o yıllarda çocuk yaşta olduğum için bu ziyaretler pek ilgimi çekmezdi. Yine de annemin soy kökeninin Harlak’a dayandığını söyleyebilirim.
Bu tür yerleşimler, kentin Aydın Dağları'na yaslandığı yamaçlardır. Buralara daha ziyade dağ köylerinden gelenler ya da bir zamanlar konar-göçer olan Yörükler yerleşmişlerdir. Şehrin zengin tüccar kesimi ise genelde merkezde konumlanmıştır. Gerçi son yıllarda pek çok Tireli hemşehrimiz dağdaki arazisine küçük bir kulübe kondurmaya başladı ama eskiden durum bambaşkaydı. Şehrin tüm çeperleri, köylerden ya da başka kentlerden kopup gelen insanların adeta kente tutundukları, yapıştıkları noktalardı.
Annem de babasının soyu için buna benzer bir hikâyeyi anlatırdı: Güya annemin dedesi Yörük Ali, Kayseri kökenli bir hayvancıymış. Kayseri’den tüm hayvanlarıyla yola çıkıp konaklama noktalarında sata sata Tire’ye kadar gelmiş. Burada Emine ile evlenmiş ve bir erkek evlatları olmuş. Bu çocuk medrese eğitimi almış, ardından askere gönderilmiş. Çanakkale Savaşı yıllarında okuma yazması olduğu için subay yaveri yapılmış. Dede, askerlik dönüşü devlet memuru yapılmış ve aracılar vasıtasıyla Peşrefli köyünden Ayşe adlı bir kızla evlenmiş.
Dedemin bir kökü de Harlak’a dayanır. Dedemin babası, Tire'nin tanınmış ailelerinden Gülcüoğullarının yanında çalışmaya başlar. Eşi olacak Emine ise yine aynı ailenin aşçıbaşısıdır ve aslen Harlaklıdır. Sami Gülcüoğlu’nun teşviki ve aracılığıyla bu iki genç evlenir. Aslında Emine daha önce bir evlilik yapmış, ancak kocası askerde şehit kalınca tek çocuğuyla yaşam mücadelesinin ortasında kalmıştır.
Şimdi sıra 1936 doğumlu Ahmet Kavaklı ağabeyimden söz etmeye geldi. Ahmet Ağabey de Harlaklıdır ve o bölgeyi sokak sokak çok iyi bilir. Zaman zaman onunla Harlak’ın daracık sokaklarında yürür, eski ahşap kapıları çalarız. Kapıyı açanlar mutlaka oldukça yaşlı, bakıma ve ilgiye muhtaç kimselerdir. Çok sembolik de olsa onlara katkıda bulunmak, hal hatır sormak onları son derece mutlu eder. Tire bu yönüyle çok yardımsever bir kenttir; bu sokaklar sık sık hayırseverler tarafından gezilir, kapılar çalınır ve ihtiyaç sahipleri gözetilir.
İLGİNÇ BİR TESADÜF: AHMET KAVAKLI İLE ANNEMİN KESİŞEN HİKÂYESİ
Ahmet Amca bugünlerde tam 90 yaşında; annem ise yaşasaydı ondan sekiz yaş büyük olacaktı. Yıllar önce Ahmet Amca bana ailesiyle ilgili duygusal bir olayı anlatmıştı. Söz konusu kişi ablası Semiha’dır...
Ahmet Amcanın anne babası tam ten yıl boyunca çocuk sahibi olamamış. Umudunu kesen aile, Semiha adında küçük bir kız çocuğunu evlatlık olarak bağrına basmış. İlginçtir ki bu evlatlıktan hemen sonra Ahmet Amca, ardından da kardeşi Erdoğan dünyaya gelmiş. Aile Semiha’yı öz evlatlarından hiç ayırmamış; zamanı gelince telli duvaklı evlendirip yuva kurmasını sağlamışlar.
Gelelim annemin anlattıklarına... Annemin babasının iki teyzesi varmış. Bir tanesi Ali Çam ailesine gelin gitmiş; diğeri ise evlenip üç çocuk sahibi olmuş. Ancak bir süre sonra kocası vefat edince, tek başına kalan anne çaresizlikten çocukların en küçüğünü evlatlık vermek zorunda kalmış. Verilen o küçük kızın adı da Semiha’ymış... Kısacası, Ahmet Amcanın "ablam" deyip bağrına bastığı Semiha, meğer bizim aileden başkası değilmiş.
HARLAK MEYDANINDAN AŞAĞIYA İNERKEN
Tiremizin yedi tepesinden biri olan Harlak Meydanı’ndan yavaş yavaş aşağıya inerken, beyniniz yüzlerce anıyla meşgul olur... Tam o sırada o güzel, kıvrımlı yolun ansızın bittiğini fark edersiniz.
Düzlüğe erdiğinizde sol tarafınız Yavan Çeşme’ye; sağ tarafınız ise halk arasında "Güdük Minare" olarak bilinen Kara Hayrettin Camii’ne çıkar. Hemen oradaki muhteşem mimarisiyle insanı hayrete düşüren tarihi çeşme sizlere el sallar. Doğuya doğru yürürseniz tarihi Yalınayak Hamamı ve Camii’ne, kuzey istikametine doğru yol alırsanız Şanizade Meydanı’na ulaşırsınız.
Sizlere küçücük bir önerim var: Harlak’ın o daracık irimlerinden (patikalarından/dar sokaklarından) süzülerek yukarı çıkın ve yine süzülerek, keyifle aşağıya inin. Bir yanda canlı tarih, diğer yanda bozulmamış bir doğa... Bir de sonsuzluğa uğurlanmış, o sessiz mezarlarda yatan isimsiz kahramanlar selamlayacaktır sizleri...

