Küçük kentler daima ilgimi çekmiştir; ben de bu güzel, küçük kentlerden birinde doğup büyüdüm. (Bu arada Tireli hemşerilerimin "küçük kent" ifadesine zaman zaman sitem ettiğine şahit oluyorum; ancak buradaki "küçük" nitelemesi yalnızca nüfus ölçeği açısından değerlendirilmelidir.) Sakın ola sırf kendim de böyle bir yerde doğduğum için bunları söylediğimi sanmayın. Böyle kentlerin insanları gerçekten daha sıcak, daha samimidir. Sokaklarında ya da caddelerinde yürürken mutlaka tanıdık birilerine rastlar, selamlaşırsınız. Bir kenarda oturup kısacık da olsa dereden tepeden hasbihal edersiniz. Çaylarınızı yudumlarken de kentinize ve kendinize dair ne varsa konuşursunuz.
Böyle şehirlerde babadan oğula aktarılan özel iş yerleri ve kadim mekânlar vardır. Öyle mekânlardır ki onlar, hiçbir değişikliğe uğramadan; aynı cam, aynı çerçeve ve aynı ruh içinde üretimlerini sürdürürler. Bu bir yoğurtçu dükkânı da olabilir, yerel bir köfteci ya da tarihi bir pastane de... Onlar kolay kolay yeni dünya düzeninin seraplarına ayak uydurmaz; yıllarca korudukları o özgün damak tadını ısrarla yaşatırlar. Babadan oğula aktarılan bu değerlerle üretim yaptıkları için de bünyelerinde asla hileye, hurdaya yer yoktur.
Ahi geleneği tam manasıyla hâkimdir böyle yerlerde. Usta, çırağının üzerine titrer; onu eğitip işinin eri, kâmil bir insan yapar. Zamanı geldiğinde de gözü arkada kalmadan işini ona devreder. Bu tür köklü işletmeler, üretim için gerekli ham maddeleri hep aynı güvenilir kaynaklardan sağlarlar. Zaten onlara gelen müşteriler de yıllardır o lezzete alıştırılmış tanıdık simalardır. Tire söz konusu olduğunda bizler hâlâ herhangi bir lezzet için "Falancanın dükkânı" deriz. Yoğurdu, peyniri, baklavayı ve daha nicesini zihnimize hangi usta kazıdıysa gider oradan alırız. Bu bir dondurma da olabilir, tulumba ya da baklava da...
Oysa günümüzde büyük kent merkezli dev firmalar bu sektörlere devasa yatırımlar yapıyor, küçük kentlerdeki yerel üreticilere pek hayat hakkı tanımak istemiyorlar. Yayılma alanlarını her geçen gün genişleterek en küçük yerleşim yerlerine kadar ulaşıyorlar. Son yıllarda bu tür zincir firmaların akınını ne yazık ki Tire’de de gördük. Başka yerlerde üretilip kentinize taşınan bu endüstriyel ürünlerin katkı maddeleriyle desteklendiği konusunda haklı kuşkular var; fakat yine de büyüyen Tire’de bu firmalar kendilerine bir şekilde müşteri bulabiliyorlar.
Bu amansız yarışta Peynirci Faik Amca, Helvacı Hüseyin ve Çorbacı Halit artık yoklar... Onların yıllarca emek verip var ettiği o lezzetler, ne yazık ki ustalarıyla birlikte tarih oldu. Keza Şiş Köfteci Faik Amca ve "Osman Efendi" markası ise ürettikleri lezzetlerde aynı ölçüyü, aynı kaliteyi korumayı başaran ender değerlerimizden. Zira her iki firma da bugün torunlar kanalıyla faaliyetlerini sürdürüyor.
Yine Ahmet Görgülü’nün Tire’de yarattığı lezzet markası, zamanında İstanbul gibi dev bir metropole taşınmış; "GÖRGÜLÜ" markasıyla şubeler açarak elit bir müşteri tabanı edinmişti. Firma, 1990’lı yıllarda doğduğu kente, Tire'ye geri döndü. Ancak Görgülü Ahmet Amca'nın çocuğu olmadığı için, kendisinin vefatının ardından bu büyük marka maalesef kapandı. Görgülü markası; pastacılıkta ve "Ömür Yoğurt" adıyla yoğurtçulukta uzun yıllar alanında liderliğini sürdürdü. Ahmet Görgülü’nün pasta ürünlerinde özellikle bizim Cambazlı köyünün karadutunu kullandığını köydeki üreticilerden hep duyardım. Ne yazık ki Tire’den doğmuş böyle büyük bir değer artık aramızda değil.
OSMAN EFENDİ YA DA MERKEZ PASTANE
Teknolojinin ve zamanın baş döndüren hızına yetişmek mümkün değil. Her şey kabuk değiştiriyor. Hele bir de "tüketim toplumu" haline gelmişseniz, bir türlü doyma içgüdüsünü yenemeyen insan tipleriyle karşılaşmanız kaçınılmazdır. İnsanlar yeni tatlar ve deneyimler uğruna her yeri geziyorlar. Bizim gibi tarihi ve küçük yerleşim yerlerinde bulunan özel mekânlar ise bu tür lezzet avcılarının en çok uğradığı duraklar oluyor. Bu yönüyle söz konusu işletmelerin, kenti yönetenler tarafından gözü gibi korunması, kollanması gerekir.
Şimdi gelin, bu özel mekânlardan biri olan ve tarihi bir asrı aşan o tatlı evinden söz edelim...
Tire’yi ortadan bölen Gümüşpala Caddesi’nin tam göbeğinde, tarihi Yıldız Meydanı’nın doğu tarafında, ana caddeye bakan yüzüyle içinde ancak iki kişilik iki masanın sığabildiği küçücük bir dükkân... Bizler o mekânı "Osman Efendi" olarak biliriz. Osman Efendi, pastaneyi kuran büyük babadır. Benim yaşım onu tanımaya yetmiyor elbette... Ailenin ikinci kuşak temsilcisi Cavit Amcamızı ise yakın zamanda kaybettik. Yıllarca ortağıyla birlikte bu küçük ama yeri mükemmel olan dükkânda; başta kuru pasta olmak üzere önceleri revani, sonraları tulumba, kadayıf, şekerpare, supangle ve keşkül gibi tatlılarla kalitesinden taviz vermeden faaliyetini sürdürdü.
Onun en meşhur ürünü olan tulumba tatlısı için sabahın erken saatlerinden itibaren kapıda uzun kuyruklar oluşurdu. Şehir dışından bile bu lezzetin müptelası olan pek çok alıcı vardı. Cavit Amcamızın bir oğlu vardı, adı Ahmet’ti; ne yazık ki onu çok erken yaşta kaybettik. Şimdi ise kızının oğlu, yani torun Bahadır bu dede mirasını gururla sürdürüyor. Ürünler hâlâ ilk günkü gibi mükemmel ve günlük... Yaz aylarında yaptıkları dondurma da kalitesinden asla ödün vermiyor.
Torun Bahadır, bu küçük mekânı atalarının 1926 yılında açtıklarını ve dükkânın üst katını imalathane olarak kullandıklarını söyledi. Onlar küçük bir kentin dev ustalarıydılar... Önce ailelerinin helal rızkı için çaba gösterdiler; başka hiçbir dünyevi hırsları yoktu. Yıllarını bu küçücük dükkânda geçirdiler. Aç veya açıkta kalmadılar ama öncelikleri her zaman müşteri memnuniyeti oldu; para onlar için hiçbir zaman lezzetin ve onurun önüne geçen bir değer olmadı.
Küçük kentlerin böyle büyük değerleri yok olup gittikçe bizler kahroluyoruz. Değerlerimiz her gün ellerimizden kayıp giderken bizler ne yazık ki sadece seyretmekle yetiniyoruz. Tüm bu gerçekler ışığında, torun Bahadır’a baba mesleğinde yürekten başarılar dilerken; bu tarihi mekânı geleceğe taşıyacak sürdürülebilir adımlar atması yönündeki dileğimizi de bir kez daha yineleyelim.

